De Telegraaf’ın kullandığı ifadeler tartışma yaratırken, aynı gazete Türkiye’nin NATO içindeki vazgeçilmez rolünü de satır aralarında kabul etmek zorunda kaldı.

"1" height="250" width="100%" direction="up">

Yazıda Türkiye’nin Batı ile yaşadığı sorunlar sıralanıyor; aynı sayfada ise Avrupa ülkelerinin milyarlarca avroluk savunma projeleri için Türkiye ile iş birliği aradığı anlatılıyor. İşte De Telegraaf’ın kendi içinde düştüğü çelişki…

Eleştiri elbette yapılabilir. Ancak haber dili ile alaycı üslup birbirine karıştığında ortaya gazetecilikten çok yönlendirme çabası çıkıyor. De Telegraaf’ın NATO sayfası bunun son örneklerinden biri oldu.

Gazete Erdoğan’ı eleştiriyor… Ama aynı zamanda Ankara’nın NATO’nun en önemli buluşmalarından birine ev sahipliği yaptığını, Türkiye’nin savunma sanayisinde yeni bir güç hâline geldiğini ve Avrupa’nın Ankara ile iş birliği aradığını da kabul ediyor.

De Telegraaf’ın yazısını okurken aklıma tek bir soru geldi: Gazete gerçekten Türkiye’yi mi eleştiriyor, yoksa istemeden Türkiye’nin ulaştığı gücü mü itiraf ediyor? Kararı okurlarıma bırakıyorum.

…ve bir başka yorum:
HOLLANDA YAPINCA GÜVENLİK, TÜRKİYE YAPINCA MI ABARTI?

(Yazıların Hollandacası en altta.
De Nederlandse versie staat onderaan)

Bugün başlayan NATO zirvesi nedeniyle dünya medyasının gözü Ankara’ya çevrilmiş durumda. Türkiye, sadece zirveye ev sahipliği yapan ülke olarak değil, NATO’nun en büyük ordularından birine sahip müttefiklerden biri olarak da gündemin merkezinde yer alıyor. Hollanda’nın en büyük gazetelerinden De Telegraaf da bu nedenle Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ı birinci sayfasına taşıdı ve iç sayfada tam sayfalık geniş bir analiz yayımladı.

De Telegraaf, NATO Zirvesi’nin başlamasına çok bir gün kala, Cumhurbaşkanı Recep Tayv yip Erdoğan’ı birinci sayfasına taşıdı. Erdoğan ile NATO Genel Sekreteri Mark Rutte’nin Ankara’da çekilen fotoğrafının altında şu ifadeler yer aldı: Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, NATO Genel Sekreteri Mark Rutte’yi Ankara’daki Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’nde ağırlıyor. Önümüzdeki günlerde yıllık NATO Zirvesi burada gerçekleştirilecek. Türkiye, kendisini askerî bir güç ve önemli bir savunma sanayisi tedarikçisi olarak tanıtmak için tüm imkânlarını seferber ediyor. Bugün milyarlarca avroluk savunma anlaşmalarının açıklanması bekleniyor.

De Telegraaf, yıllardır Türkiye ve Türk siyasetiyle ilgili haberlerinde eleştirel bir yayın çizgisi izleyen gazetelerden biri. Bu nedenle yayımlanan bu analiz de şaşırtıcı değil. Ancak dikkat çekici olan, eleştirel bakış açısına rağmen gazetenin, Türkiye’nin NATO içindeki stratejik ağırlığını ve savunma sanayisinde ulaştığı noktayı satır aralarında inkâr edememesidir.

Buraya kadar elbette haber değeri olan bir durum var. Türkiye’nin NATO içindeki konumu, savunma sanayisindeki yükselişi, Ankara’daki zirvenin diplomatik önemi ve Erdoğan’ın dünya liderlerini ağırlayacak olması, doğal olarak büyük haber konusudur.

Ancak De Telegraaf’ın iç sayfadaki tam sayfa yazısında kullandığı bazı ifadeler, objektif haber dili sınırlarını aşarak alaycı ve küçümseyici bir tona dönüştü.

Burada dikkat çekici bir çelişki de var. De Telegraaf, Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’ni “megaloman bir kompleks” olarak nitelendirirken, aynı haberde bu yerleşkenin 300 bin metrekarelik alanını, 1.150 odasını, dünyanın en büyük kütüphanelerinden birini, uluslararası zirvelere uygun toplantı salonlarını ve devlet başkanlarını ağırlayabilecek altyapısını uzun uzun anlatıyor. Bir yapıyı küçümsemeye çalışırken, aslında onun büyüklüğünü ve uluslararası kapasitesini de kabul etmiş oluyor.

Gazete, “Erdoğan, NATO’nun merkezinde parlamak istiyor” başlığını kullanırken, alt başlıkta “Ama müttefiklerle ilişki zahmetli” ifadesine yer verdi. Yazıda Cumhurbaşkanlığı Külliyesi için “megaloman kompleks”denildi. Trump’ın saraya geldiğinde “kıskançlığa kapılmaması umuluyor” gibi ifadeler kullanıldı. Kristal avizeler, mermer salonlar, yüksek tavanlar ve Osmanlı motifleri anlatılırken, Türkiye’nin ev sahipliği yaptığı zirve sanki bir devlet organizasyonu değil de gösteriş merakı üzerinden okunmak istendi.

Elbette her gazetenin eleştiri hakkı vardır. Türkiye’de demokrasi, basın özgürlüğü, gösteri hakkı, müttefiklerle yaşanan sorunlar, F-35 meselesi, Rusya’dan alınan hava savunma sistemi ve Avrupa ile yaşanan gerilimler haber konusu yapılabilir. Bunlar tartışılabilir. De Telegraaf’ın yazısında bu gerçeklerin bir kısmı da yer almaktadır. Ancak sorun, bu gerçeklerin hangi dille sunulduğudur.

Bir ülkenin cumhurbaşkanını, bir NATO zirvesini ve Türkiye’nin devlet ev sahipliğini alaycı ifadelerle anlatmak, haber vermekten çok okuru belli bir duyguya yönlendirme çabasıdır. Türkiye’nin savunma sanayisindeki yükselişi, NATO içindeki askerî ağırlığı ve Ankara’nın diplomatik rolü ciddi bir analiz konusu iken, yazının satır aralarında küçümseyici bir hava dolaşması dikkat çekicidir.

Belki de yazının en dikkat çekici yönü budur. De Telegraaf istemeden de olsa, Türkiye’nin artık sadece silah satın alan bir ülke değil, savunma teknolojisi geliştiren, üreten ve NATO ülkeleriyle ortak projeler gerçekleştiren bir ülke hâline geldiğini kabul ediyor. Bu değişim, son yıllarda uluslararası dengelerde yaşanan en önemli gelişmelerden biridir.

Ben bir Türk kökenli gazeteci olarak eleştiriden rahatsız olmam. Türkiye de eleştirilebilir, Erdoğan da eleştirilebilir, hükümet politikaları da tartışılabilir. Fakat eleştiri başka şeydir, bir ülkenin itibarıyla alay etmek başka şeydir. Hele ki aynı Türkiye, bugün NATO’nun güvenlik mimarisinde önemli bir yerde duruyorsa, savunma sanayisinde birçok Avrupa ülkesinin ilgisini çekiyorsa ve milyarlarca avroluk anlaşmaların konuşulduğu bir zirveye ev sahipliği yapıyorsa, bu tablo daha saygılı bir dille de anlatılabilirdi.

Üstelik yazının kendi içinde ikinci bir çelişki daha göze çarpıyor. Bir tarafta Türkiye’nin S-400 alımı, F-35 programından çıkarılması ve Batı ile yaşadığı sorunlar anlatılıyor; diğer tarafta ise Avrupa ülkelerinin Türkiye ile milyarlarca avroluk yeni savunma anlaşmaları yapmaya hazırlandığı yazılıyor. Eğer Türkiye güvenilmeyen bir ortak olsaydı, aynı sayfada Polonya’dan Belçika’ya kadar birçok ülkenin savunma alanında Türkiye ile iş birliğine yöneldiği de anlatılmazdı.

Aslında De Telegraaf’ın Erdoğan’ı birinci sayfasına taşıması bile başlı başına anlamlıdır. Bu, Türkiye’nin görmezden gelinemeyecek bir aktör olduğunu gösterir. Gazetenin tam sayfa ayırması da aynı gerçeği ortaya koyuyor. Ancak ne yazık ki bu ilgi, yer yer sağlıklı bir analiz olmaktan çıkıp, eski alışkanlıklarla kaleme alınmış bir Türkiye okumasına dönüşüyor.

Gazetecilikte bazen kullanılan sıfatlar değil, verilen bilgiler daha çok şey anlatır. De Telegraaf’ın haberinde kullanılan bazı ifadeler eleştirel olabilir. Ancak aynı haber, Türkiye’nin NATO için vazgeçilmez bir ülke olduğunu, Avrupa’nın savunma sanayisinde artık Türkiye ile iş birliği aradığını ve Ankara’nın dünya siyasetinin önemli merkezlerinden biri hâline geldiğini de açıkça ortaya koyuyor. Bu nedenle, satır aralarındaki gerçekler, kimi zaman başlıklardan daha güçlüdür.

Bunun da üzerinde durmak gerekir. Avrupa’nın en büyük gazetelerinden biri, NATO Zirvesi’nin başladığı gün manşetine kendi başbakanını, Fransa Cumhurbaşkanı’nı ya da Almanya Başbakanı’nı değil, Recep Tayyip Erdoğan’ı taşıyor. Bu tercih bile, Türkiye’nin zirvedeki ağırlığının ve Erdoğan’ın uluslararası gündemdeki yerinin sessiz bir kabulü niteliğindedir.
Üstelik gazete, Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’ni bir yandan “gösteriş” olarak nitelendirirken, diğer yandan Donald Trump’ın bu ihtişamdan etkilenebileceğini de yazıyor. Bir yapının hem küçümsenip hem de dünya liderlerini etkileyecek kadar görkemli olduğunun kabul edilmesi, haberin kendi içindeki dikkat çekici çelişkilerden biridir.

Bugün Ankara’da başlayan NATO zirvesi, sadece askerî ve diplomatik kararların alınacağı bir toplantı değildir. Aynı zamanda Türkiye’nin dünya sahnesindeki yerinin yeniden görüldüğü bir platformdur. De Telegraaf’ın yazısı da, bütün alaycı üslubuna rağmen, bu gerçeği istemeden de olsa ortaya koymaktadır.

Çünkü bazen bir ülkeyi eleştirirken bile onun önemini itiraf edersiniz.

De Telegraaf’ın yazısı dikkatle okunduğunda iki ayrı hikâye görülüyor. Gazete bir yandan Erdoğan’ı ve Türkiye’yi eleştirmeye çalışıyor. Ama diğer yandan, belki de farkında olmadan, Türkiye’nin NATO içindeki vazgeçilmez ağırlığını, gelişen savunma sanayisini ve Ankara’nın artık uluslararası diplomasinin önemli merkezlerinden biri hâline geldiğini de satır satır kabul ediyor. İşte bu nedenle, bazen bir gazetenin yazdıkları kadar, istemeden itiraf ettikleri de önemlidir.

Gazeteler bazen yazmak istediklerinden çok, yazmak zorunda kaldıkları gerçeklerle hafızalarda kalırlar.

De Telegraaf gazetesinin, Erdoğan’a ayırdığı tam sayfanın köşesinde,
“HOLLANDA, NATO ZİRVESİNDE BÜYÜK SAVUNMA ANLAŞMALARINA İMZA ATIYOR” başlığı altında yayımlanan ayrı bir haberde ise dikkat çekici bilgiler yer aldı. Bu haberde özetle şu noktalara değiniliyordu:

Hollanda’nın Ankara’daki NATO Zirvesi sırasında yaklaşık 3 milyar avro tutarında yeni savunma anlaşmaları açıklayacağı belirtildi.
Bu anlaşmaların Almanya, Birleşik Krallık ve Amerika Birleşik Devletleri ile ortak savunma projelerini kapsadığı ifade edildi.

Hollanda ile Almanya’nın, Stinger hava savunma füzelerini Avrupa’da ortak üretme kararı aldığı aktarıldı.

Birleşik Krallık ile yeni nesil amfibi çıkarma ve nakliye gemileri geliştirilmesi konusunda iş birliği yapılacağı yazıldı.

Gürültü nedeniyle eleştirilen mevcut AWACS uçaklarının yerine geçecek yeni nesil erken uyarı ve radar uçaklarıiçin Kanada yapımı Bombardier platformları üzerine kurulacak yeni sistemlere yatırım yapılacağı belirtildi.

Belçika, Amerika Birleşik Devletleri ve Almanya ile Patriot hava savunma sistemi alanındaki iş birliğinin genişletileceği ifade edildi.

NATO’nun, üye ülkeleri savunma sanayisinde daha fazla ortak yatırım yapmaya teşvik ettiği vurgulandı.

Ayrıca, NATO ülkelerinin savunma harcamalarını 2035 yılına kadar gayrisafi yurt içi hasılalarının yüzde 3,5’ine çıkarma taahhüdü de hatırlatıldı.
                                               *

HOLLANDA YAPINCA GÜVENLİK, TÜRKİYE YAPINCA MI ABARTI?

Değerli Okurlarım,

NATO zirvesi için Türkiye’de alınan önlemler, günlerdir tartışılıyor.
TV ekranlarında ve gazetelerde bu konuda konuşanların haddi hesabı yok.
Bazıları “Dünyanın hiçbir ülkesinde böyle bir rezalet yaşanamaz” diyor, bazıları da, “Hiçbir ülke insanlarına böyle bir eziyet çektirmez” diye bağırıyorlardı.
Bana göre, bırakın dünyayı, Suriye, Bulgaristan ve Yunanistan’ı bile görmemiş, dünyadan habersiz bu insanlar, geçen yıl NATO zirvesinin yapıldığı Lahey’deki önlemleri bilseydiler, bu kadar bağırmazlardı.

Bu konuya girmeden önce bir noktayı özellikle belirtmek istiyorum.
Çünkü biraz sonra yazacaklarımı okuyan bazı kişiler, “İlhan Karaçay Erdoğan’ı-AKP’yi savunuyor” diye düşünebilir.

Hayır…
Ben kimseyi savunmuyorum.
Ben sadece gazetecilik yapıyorum.
Bunu da yaklaşık altmış yıldır aynı anlayışla yapmaya çalışıyorum.

Gençlik yıllarımda Mersin CHP İl Gençlik Kolu Başkanlığı yapmış bir sosyal demokratım.
Ama gazetecilik hayatım boyunca hiçbir siyasi partinin sözcüsü olmadım.
Ne CHP’nin…
Ne AK Parti’nin…
Ne de başka bir partinin…
Gazeteciliği hiçbir zaman siyasetle karıştırmadım.

Beşiktaşlıyım.
Ama Hollanda’da en yakın dostlarımın kurduğu Beşiktaşlılar Derneği’ne bile üye olmadım.
Çünkü gazeteciliğimin önüne hiçbir aidiyetin geçmesini istemedim.

Alevi bir aileden geliyorum.
Ama hiçbir Alevi kuruluşunda görev üstlenmedim.

Hollanda Türk Seyahat Acenteleri Birliği’nin kuruluşuna öncülük ettim.
Seyahat sektörünün içindeydim.
Buna rağmen o birlikte yönetici olmayı tercih etmedim.

Çünkü inandığım bir ilke vardır: Gazetecilik, mesafeyi koruyabildiğiniz sürece güven verir.
Bugün de aynı anlayışla yazıyorum.
Bu nedenle Ankara’da başlayan NATO Zirvesi için alınan güvenlik tedbirlerini değerlendirirken de ölçüm değişmiyor.
Türkiye olduğu için de savunmuyorum.
Başka bir ülke olsaydı da aynı şeyi yazardım.

Çünkü devletler, dünyanın en güçlü liderlerini aynı masada buluştururken olağanüstü güvenlik önlemleri almak zorundadır.
Bu sadece Türkiye’nin yaptığı bir uygulama değildir.

Geçen yıl Hollanda’da düzenlenen NATO Zirvesi öncesinde de benzer hatta çok daha kapsamlı tedbirler alındı.
Lahey ve çevresi adeta güvenlik çemberine dönüştürüldü.
Ana arterler günler öncesinden trafiğe kapatıldı.
A4, A5, A44 ve N44 otoyollarının önemli bölümleri lider konvoyları nedeniyle kullanılamadı.
Vatandaşlara mümkün olduğunca evden çalışmaları tavsiye edildi.
Bazı okullar programlarını değiştirdi.
Şehir merkezindeki birçok cadde ve sokak günlerce kapalı kaldı.
Hava sahasında geniş uçuş kısıtlamaları uygulandı.
Drone uçurmak yasaklandı.
Deniz trafiği bile güvenlik tedbirlerinden nasibini aldı.
Hollanda polisi, bunun ülke tarihindeki en büyük güvenlik operasyonlarından biri olduğunu açıkladı.

Hollanda’da da bu önlemler eleştirildi. Ancak güvenlik gerekçesi toplumun büyük kesimi tarafından kabul gördü.
Çünkü herkes bunun sıradan bir devlet ziyareti olmadığını biliyordu.
Dünyanın en güçlü askerî ittifakının liderleri aynı şehirde toplanıyordu.
Bugün Ankara’da da yaşanan tablo farklı değildir.

Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’nde gerçekleştirilen NATO Zirvesi için alınan güvenlik tedbirlerinin amacı da aynı.
Dünyanın dört bir yanından gelen devlet ve hükümet başkanlarının güvenliğini sağlamak.
Bu nedenle güvenlik önlemlerini eleştirirken tek bir ölçümüz olmalıdır.

Aynı olayı Hollanda’da olduğunda normal karşılıyor, Türkiye’de olduğunda “abartı” diyorsak, burada durup bir kez daha düşünmek gerekir.

Devletler değişebilir.
Hükümetler değişebilir.
Liderler değişebilir.
Ama uluslararası güvenlik protokolleri değişmez.
Bugün Ankara’da uygulanan birçok tedbir, dün Lahey’de de uygulandı.
Yarın Washington’da, Londra’da, Berlin’de veya Paris’te yapılacak benzer zirvelerde de uygulanacaktır.
Benim anlatmak istediğim tam da budur.
Türkiye’yi savunmak değil…

Gazetecilikte önemli olan, aynı olaya herkes için aynı ölçüyle bakabilmektir.
Çünkü tarafsızlık, herkes hakkında aynı şeyi söylemek değildir.
Tarafsızlık, aynı olayı herkes için aynı ölçüyle değerlendirebilmektir.

Ve şunu da unutmamak gerekir…
Geçen yıl Hollanda’da düzenlenen NATO Zirvesi öncesinde alınan olağanüstü güvenlik tedbirleri de yoğun şekilde eleştirildi. Günlerce kapanan otoyollar, Lahey’de trafiğe kapatılan mahalleler, evlerine ulaşmakta güçlük çeken insanlar, işine saatlerce geç kalan vatandaşlar…

Elbette tepkiler vardı.
Ancak Hollanda hükümeti ile güvenlik yetkililerinin bu eleştirilere verdiği cevap dikkat çekiciydi.

Özetle şunu söylediler: “Bir an için düşünün… Buraya gelen devlet ve hükümet başkanlarından, bırakın bir devlet başkanını, herhangi bir yabancı konuğun bile güvenliğinin sağlanamaması, Hollanda’nın uluslararası itibarına nasıl bir darbe vurur?”

Gerçekten de öyle…
Çünkü mesele sadece kapanan yollar değildi.
Mesele, ev sahibi ülkenin dünyaya karşı taşıdığı sorumluluktu.
Şimdi aynı soruyu Ankara için soralım.
Bugün NATO Zirvesi için Ankara’da bulunan Hollanda Başbakanı Rob Jetten’e, Amerika Birleşik Devletleri Başkanı, Almanya Şansölyesi, İngiltere Başbakanı ya da zirveye katılan herhangi bir devlet veya hükümet başkanına yönelik en küçük bir güvenlik zafiyeti yaşansaydı…
Bugün dünya neyi konuşuyor olurdu?
Kapanan yolları mı?
Trafik sıkışıklığını mı?
Yoksa Türkiye’nin, ev sahipliği yaptığı NATO Zirvesi’nde liderlerin güvenliğini sağlayamadığını mı?

İşte bu nedenle böylesine büyük uluslararası zirvelerde alınan güvenlik tedbirlerini değerlendirirken, sadece günlük hayatımızda yaşadığımız sıkıntılara değil, ev sahibi ülkenin taşıdığı tarihî sorumluluğa da bakmak gerekir.

Hiçbir hükümet, birkaç saatlik trafik rahatlığı uğruna ülkesinin uluslararası itibarını riske atmaz.
Bu sadece Türkiye için değil…
Dün Hollanda için de geçerliydi.
Yarın Amerika Birleşik Devletleri, Almanya, Fransa ya da başka bir NATO ülkesi için de geçerli olacaktır.

Devletler değişebilir…
Hükümetler değişebilir…
Liderler değişebilir…
Ama uluslararası güvenlik protokolleri değişmez. Hollanda da bunu uyguladı, Türkiye de uyguluyor.
Gazetecilik, rüzgâra göre yön değiştirmek değil; pusulayı şaşırmadan aynı istikamette yürüyebilmektir. Altmış yıla yaklaşan meslek hayatım boyunca yapmaya çalıştığım da hep bu oldu.

*****************

DE TELEGRAAF ZET ERDOĞAN OP DE VOORPAGINA, MAAR DE SPOTTENDE TOON ZORGT OPNIEUW VOOR DISCUSSIE

De Telegraaf, de grootste krant van Nederland, zette president Recep Tayyip Erdoğan in aanloop naar de NAVO-top op de voorpagina en publiceerde daarnaast een paginagrote analyse. Opvallend was echter opnieuw de spottende toon waarmee de strategische betekenis van Turkije werd beschreven.

“Megalomaan paleis”, “wil schitteren”, “Trump zou jaloers kunnen worden”…
Terwijl de gebruikte kwalificaties discussie oproepen, moet dezelfde krant tussen de regels door tegelijkertijd erkennen dat Turkije een onmisbare rol speelt binnen de NAVO.

In het artikel worden de problemen tussen Turkije en het Westen uitvoerig opgesomd. Op dezelfde pagina wordt echter ook beschreven hoe verschillende Europese landen juist de samenwerking met Turkije zoeken voor defensieprojecten ter waarde van miljarden euro’s. Juist daarin schuilt de tegenstrijdigheid van De Telegraaf.

Kritiek mag er natuurlijk zijn. Maar wanneer feitelijke berichtgeving en een spottende toon door elkaar gaan lopen, ontstaat eerder een poging om de publieke opinie te sturen dan zuivere journalistiek. De NAVO-pagina van De Telegraaf vormt daarvan opnieuw een voorbeeld.

De krant bekritiseert Erdoğan, maar erkent tegelijkertijd dat Ankara gastheer is van een van de belangrijkste NAVO-bijeenkomsten, dat Turkije is uitgegroeid tot een nieuwe kracht binnen de defensie-industrie en dat Europa juist de samenwerking met Ankara zoekt.

Tijdens het lezen van het artikel bleef één vraag door mijn hoofd gaan: bekritiseert De Telegraaf werkelijk Turkije, of erkent de krant onbedoeld juist de positie die Turkije inmiddels heeft bereikt? Dat oordeel laat ik graag aan mijn lezers over.

Vanwege de NAVO-top die vandaag is begonnen, is de aandacht van de wereldpers volledig op Ankara gericht. Turkije staat niet alleen in het middelpunt als gastland van de top, maar ook als een van de bondgenoten met de grootste legers binnen de NAVO. Daarom plaatste De Telegraaf president Recep Tayyip Erdoğan op de voorpagina en publiceerde de krant op de binnenpagina een uitgebreide analyse over de top.

Een dag vóór het begin van de NAVO-top zette De Telegraaf president Recep Tayyip Erdoğan op de voorpagina. Onder de foto van Erdoğan en NAVO-secretaris-generaal Mark Rutte, genomen in Ankara, stond het volgende: “President Recep Tayyip Erdoğan ontvangt NAVO-chef Mark Rutte in het presidentiële complex in Ankara. De komende dagen vindt hier de jaarlijkse NAVO-top plaats. Turkije haalt alles uit de kast om zich te presenteren als militaire grootmacht en als belangrijke leverancier van defensiematerieel. Vandaag worden defensiedeals ter waarde van miljarden euro’s verwacht.”

De Telegraaf behoort al jarenlang tot de Nederlandse kranten die in hun berichtgeving over Turkije en de Turkse politiek een kritische koers volgen. Daarom is deze analyse op zichzelf niet verrassend. Opvallend is echter dat de krant, ondanks haar kritische benadering, tussen de regels door niet kan ontkennen welke strategische positie Turkije binnen de NAVO inneemt en hoe ver de Turkse defensie-industrie zich inmiddels heeft ontwikkeld.

Tot zover is er vanzelfsprekend sprake van nieuwswaarde. De positie van Turkije binnen de NAVO, de vooruitgang van de defensie-industrie, het diplomatieke belang van de top in Ankara en het feit dat Erdoğan wereldleiders ontvangt, vormen uiteraard nieuws van groot internationaal belang.

Sommige formuleringen die De Telegraaf in de paginagrote analyse op de binnenpagina gebruikte, gingen echter verder dan de grenzen van objectieve berichtgeving en kregen een spottende en neerbuigende toon.

Hier doet zich bovendien een opvallende tegenstrijdigheid voor. De Telegraaf noemt het presidentiële complex een “megalomaan complex”, maar beschrijft in hetzelfde artikel uitvoerig dat het terrein 300.000 vierkante meter beslaat, over 1.150 kamers beschikt, een van de grootste bibliotheken ter wereld herbergt, internationale conferentiezalen heeft en is uitgerust om staatshoofden uit de hele wereld te ontvangen. Terwijl de krant het complex probeert te kleineren, erkent zij tegelijkertijd de omvang en de internationale capaciteit ervan.

Onder de kop “Erdoğan wil schitteren in het hart van de NAVO” luidt de ondertitel: “Maar de relaties met de bondgenoten blijven moeizaam.” In het artikel wordt het presidentiële complex omschreven als een “megalomaan complex”. Ook wordt opgemerkt dat men hoopt dat Donald Trump “niet jaloers zal worden” wanneer hij het paleis bezoekt. Terwijl kristallen kroonluchters, marmeren zalen, hoge plafonds en Ottomaanse motieven worden beschreven, wordt de indruk gewekt dat de NAVO-top in Ankara eerder een uiting van pronkzucht is dan een staatsaangelegenheid.

Uiteraard heeft iedere krant het recht om kritiek te leveren. Democratie in Turkije, persvrijheid, het demonstratierecht, de spanningen met bondgenoten, de kwestie rond de F-35, het Russische luchtafweersysteem en de spanningen met Europa zijn allemaal legitieme onderwerpen voor berichtgeving en debat. Een deel van deze feiten komt ook in het artikel van De Telegraaf aan bod. Het probleem zit echter niet in de feiten zelf, maar in de manier waarop zij worden gepresenteerd.

Een president, een NAVO-top en het gastheerschap van Turkije beschrijven met spottende formuleringen is eerder een poging om de lezer in een bepaalde richting te sturen dan om objectief verslag te doen. Terwijl de groei van de Turkse defensie-industrie, het militaire gewicht van Turkije binnen de NAVO en de diplomatieke rol van Ankara serieuze onderwerpen van analyse zijn, blijft tussen de regels door een neerbuigende toon voelbaar.

Misschien is dat wel het meest opmerkelijke aspect van het artikel. De Telegraaf erkent, misschien onbedoeld, dat Turkije niet langer slechts een land is dat wapens koopt, maar zich heeft ontwikkeld tot een land dat defensietechnologie ontwikkelt, produceert en samen met NAVO-landen gezamenlijke projecten uitvoert. Die ontwikkeling behoort zonder twijfel tot de belangrijkste verschuivingen in de internationale verhoudingen van de afgelopen jaren.

Als journalist van Turkse afkomst heb ik geen moeite met kritiek. Turkije mag worden bekritiseerd, Erdoğan mag worden bekritiseerd en ook het regeringsbeleid mag onderwerp van discussie zijn. Maar kritiek is iets anders dan de reputatie van een land belachelijk maken. Zeker wanneer datzelfde Turkije vandaag een belangrijke plaats inneemt binnen de veiligheidsarchitectuur van de NAVO, de aandacht trekt van tal van Europese landen met zijn defensie-industrie en gastheer is van een top waar defensiedeals ter waarde van miljarden euro’s worden besproken, had dit verhaal ook met meer respect verteld kunnen worden.

Bovendien bevat het artikel nog een tweede opvallende tegenstrijdigheid. Enerzijds worden de aankoop van de S-400, de uitsluiting uit het F-35-programma en de problemen tussen Turkije en het Westen uitvoerig beschreven. Anderzijds schrijft dezelfde krant dat verschillende Europese landen zich voorbereiden op nieuwe defensieovereenkomsten met Turkije ter waarde van miljarden euro’s. Als Turkije werkelijk een onbetrouwbare partner zou zijn, zou op dezelfde pagina niet worden beschreven hoe landen, van Polen tot België, juist de samenwerking met Turkije op defensiegebied zoeken.

Dat De Telegraaf Erdoğan op de voorpagina zet, is op zichzelf al veelzeggend. Het laat zien dat Turkije een speler is die niet kan worden genegeerd. Ook het feit dat de krant een volledige pagina aan dit onderwerp wijdt, onderstreept dezelfde werkelijkheid. Jammer genoeg verandert die aandacht echter gaandeweg in een beschouwing over Turkije die meer is gebaseerd op oude reflexen dan op een evenwichtige analyse.

In de journalistiek vertellen de feiten soms meer dan de gebruikte kwalificaties. Sommige uitdrukkingen in het artikel van De Telegraaf mogen dan kritisch zijn, hetzelfde artikel laat ook duidelijk zien dat Turkije voor de NAVO een onmisbare partner is geworden, dat Europa steeds vaker samenwerking zoekt met de Turkse defensie-industrie en dat Ankara is uitgegroeid tot een belangrijk centrum van de internationale diplomatie. Daarom zeggen de feiten tussen de regels door soms meer dan de koppen zelf.

Ook daar moet bij worden stilgestaan. Een van de grootste kranten van Europa kiest er op de dag waarop de NAVO-top begint niet voor om haar eigen premier, de Franse president of de Duitse bondskanselier op de voorpagina te zetten, maar Recep Tayyip Erdoğan. Alleen al die keuze is een stille erkenning van het gewicht van Turkije op deze top en van de internationale positie van Erdoğan.

Bovendien noemt de krant het presidentiële complex enerzijds een toonbeeld van uiterlijk vertoon, terwijl zij anderzijds schrijft dat Donald Trump onder de indruk zou kunnen raken van diezelfde grandeur. Dat een gebouw tegelijk wordt geridiculiseerd én erkend als indrukwekkend genoeg om wereldleiders te imponeren, vormt een van de opvallendste tegenstrijdigheden van het artikel.

De NAVO-top die vandaag in Ankara is begonnen, is niet alleen een bijeenkomst waar militaire en diplomatieke besluiten worden genomen. Het is tevens een podium waarop de positie van Turkije op het wereldtoneel opnieuw zichtbaar wordt. Ondanks de spottende toon laat ook het artikel van De Telegraaf die werkelijkheid, wellicht onbedoeld, duidelijk zien.

Soms erken je immers juist door kritiek te leveren hoe belangrijk een land werkelijk is.

Wie het artikel van De Telegraaf aandachtig leest, ziet eigenlijk twee verschillende verhalen. Enerzijds probeert de krant Erdoğan en Turkije te bekritiseren. Anderzijds erkent zij, misschien zonder het zelf te beseffen, regel voor regel het onmisbare gewicht van Turkije binnen de NAVO, de groei van de Turkse defensie-industrie en het feit dat Ankara inmiddels is uitgegroeid tot een belangrijk centrum van de internationale diplomatie. Juist daarom zijn soms niet alleen de woorden die een krant schrijft van belang, maar ook de waarheden die zij onbedoeld prijsgeeft.

Kranten blijven soms niet in het geheugen hangen om wat zij wilden schrijven, maar om de werkelijkheid die zij uiteindelijk niet konden verzwijgen.

In een afzonderlijk kader op de pagina die De Telegraaf volledig aan Erdoğan wijdde, verscheen onder de kop “NEDERLAND SLUIT TIJDENS DE NAVO-TOP GROTE DEFENSIEDEALS” nog een opvallend bericht. Daarin werden onder meer de volgende punten genoemd:

Tijdens de NAVO-top in Ankara zal Nederland nieuwe defensieovereenkomsten aankondigen met een totale waarde van ongeveer 3 miljard euro.
Deze overeenkomsten hebben betrekking op gezamenlijke defensieprojecten met Duitsland, het Verenigd Koninkrijk en de Verenigde Staten.

Nederland en Duitsland hebben besloten de Stinger-luchtafweerraketten gezamenlijk in Europa te gaan produceren.

Met het Verenigd Koninkrijk zal worden samengewerkt aan de ontwikkeling van een nieuwe generatie amfibische landings- en transportschepen.

Ter vervanging van de huidige AWACS-vliegtuigen, die al jaren vanwege de geluidsoverlast worden bekritiseerd, zal worden geïnvesteerd in een nieuwe generatie radar- en vroegtijdige waarschuwingsvliegtuigen. Deze zullen worden gebouwd op de Canadese Bombardier-platforms.

Ook werd bekendgemaakt dat de samenwerking met België, de Verenigde Staten en Duitsland op het gebied van het Patriot-luchtverdedigingssysteem verder zal worden uitgebreid.

Daarnaast werd benadrukt dat de NAVO haar lidstaten stimuleert om veel meer gezamenlijk te investeren in de defensie-industrie.

Tot slot werd eraan herinnerd dat de NAVO-landen zich ertoe hebben verbonden hun defensie-uitgaven uiterlijk in 2035 te verhogen tot 3,5 procent van hun bruto binnenlands product (bbp).


WAAROM IN NEDERLAND VEILIGHEID, MAAR IN TURKIJE OVERDRIJVING?

Beste lezers,

De veiligheidsmaatregelen die in Turkije zijn genomen voor de NAVO-top houden de gemoederen al dagenlang bezig.
Op televisie en in de kranten lijken de commentaren niet op te houden.
Sommigen zeggen: “Zo’n chaos zou in geen enkel land ter wereld mogelijk zijn.” Anderen roepen: “Geen enkel land mag zijn bevolking aan zo’n beproeving blootstellen.”
Naar mijn mening zouden deze mensen, die – laat staan de wereld – zelfs Syrië, Bulgarije of Griekenland nauwelijks kennen en geen idee hebben van wat zich buiten hun eigen omgeving afspeelt, een stuk minder hard roepen als zij hadden gezien welke maatregelen vorig jaar in Den Haag werden genomen tijdens de NAVO-top.

Voordat ik daarop inga, wil ik eerst één punt nadrukkelijk duidelijk maken.
Want sommige lezers zouden na het lezen van de volgende regels kunnen denken: “İlhan Karaçay verdedigt Erdoğan of de AKP.”

Nee…
Ik verdedig niemand.
Ik probeer alleen mijn vak als journalist uit te oefenen.
En dat doe ik al bijna zestig jaar vanuit dezelfde overtuiging.

In mijn jonge jaren was ik voorzitter van de jongerenafdeling van de CHP in Mersin en ben ik altijd sociaal-democraat gebleven.
Maar gedurende mijn hele journalistieke loopbaan ben ik nooit woordvoerder van welke politieke partij dan ook geweest.
Niet van de CHP…
Niet van de AKP…
En ook niet van enige andere partij.
Ik heb journalistiek en politiek nooit met elkaar vermengd.

Ik ben een fanatieke Beşiktaş-supporter.
Toch ben ik zelfs geen lid geworden van de Beşiktaş-vereniging die in Nederland door mijn beste vrienden werd opgericht.
Omdat ik nooit heb gewild dat persoonlijke verbondenheid vóór mijn journalistiek zou komen.

Ik kom uit een Alevitische familie.
Maar ook binnen Alevitische organisaties heb ik nooit een functie aanvaard.

Ik heb aan de wieg gestaan van de oprichting van de Nederlandse Vereniging van Turkse Reisbureaus. Ik werkte zelf in de reisbranche. Toch heb ik er bewust voor gekozen geen bestuursfunctie te bekleden.

Omdat ik altijd volgens één principe heb geleefd: Journalistiek geniet alleen vertrouwen wanneer je voldoende afstand weet te bewaren.
Ook vandaag schrijf ik vanuit precies dezelfde overtuiging.
Daarom verander ik mijn maatstaf niet wanneer ik de veiligheidsmaatregelen rond de NAVO-top in Ankara beoordeel.
Ik verdedig Turkije ook niet omdat het Turkije is.
Als dit zich in een ander land had afgespeeld, zou ik precies hetzelfde schrijven.

Want wanneer staten de machtigste leiders van de wereld aan één tafel samenbrengen, zijn buitengewone veiligheidsmaatregelen onvermijdelijk.
Dat geldt niet alleen voor Turkije.

Ook voorafgaand aan de NAVO-top die vorig jaar in Nederland werd gehouden, werden vergelijkbare – en op veel punten zelfs zwaardere – veiligheidsmaatregelen genomen.
Den Haag en de omgeving veranderden praktisch in één grote veiligheidszone.
Belangrijke verkeersaders werden al dagen van tevoren afgesloten.
Grote delen van de snelwegen A4, A5, A44 en N44waren vanwege de konvooien van de regeringsleiders niet toegankelijk.
Burgers kregen het dringende advies zoveel mogelijk vanuit huis te werken.
Sommige scholen pasten hun programma aan.
Vele straten en lanen in het centrum van Den Haag bleven dagenlang afgesloten.
In het luchtruim golden uitgebreide beperkingen.
Het gebruik van drones werd verboden.
Zelfs het scheepvaartverkeer kreeg met de veiligheidsmaatregelen te maken.
De Nederlandse politie sprak van de grootste veiligheidsoperatie uit de geschiedenis van het land.

Ook in Nederland was er kritiek op deze maatregelen. Toch aanvaardde een groot deel van de samenleving de veiligheidsargumenten.
Iedereen wist immers dat het hier niet om een gewoon staatsbezoek ging.
De leiders van het machtigste militaire bondgenootschap ter wereld kwamen in één stad bijeen.
Wat vandaag in Ankara gebeurt, verschilt in wezen niet.

Ook daar dienen de veiligheidsmaatregelen rond de NAVO-top in het presidentiële complex hetzelfde doel.
Namelijk het waarborgen van de veiligheid van staatshoofden en regeringsleiders uit alle delen van de wereld.

Juist daarom zouden wij bij de beoordeling van dergelijke veiligheidsmaatregelen slechts één maatstaf moeten hanteren.

Als wij dezelfde situatie in Nederland normaal vinden, maar haar in Turkije als “overdreven” bestempelen, dan is het misschien verstandig daar nog eens goed over na te denken.

Staten kunnen veranderen.
Regeringen kunnen veranderen.
Leiders kunnen veranderen.
Maar internationale veiligheidsprotocollen veranderen niet.
Veel maatregelen die vandaag in Ankara worden toegepast, werden gisteren ook al in Den Haag genomen.

En morgen zullen zij net zo goed worden toegepast in Washington, Londen, Berlijn of Parijs wanneer daar vergelijkbare topontmoetingen plaatsvinden.
Precies dát wil ik duidelijk maken.
Niet om Turkije te verdedigen…

Maar omdat het in de journalistiek uiteindelijk gaat om dezelfde gebeurtenis met dezelfde maatstaf te beoordelen, ongeacht over welk land het gaat.
Want onpartijdigheid betekent niet dat je over iedereen hetzelfde zegt.

Onpartijdigheid betekent dat je dezelfde gebeurtenis voor iedereen met dezelfde maatstaf beoordeelt.
En juist dát mogen we niet vergeten…

Ook de buitengewone veiligheidsmaatregelen die vorig jaar rond de NAVO-top in Nederland werden genomen, kregen veel kritiek te verduren. Dagenlang afgesloten snelwegen, wijken in Den Haag die volledig werden afgesloten, mensen die hun woning moeilijk konden bereiken en werknemers die uren vertraging opliepen…

Er waren uiteraard protesten. Toch was het antwoord van de Nederlandse regering en de veiligheidsdiensten op die kritiek veelzeggend. Samengevat kwam het hierop neer: Denk eens even na… Stel dat de veiligheid van de staatshoofden en regeringsleiders die hier te gast zijn – of zelfs die van één enkele buitenlandse bezoeker – niet kon worden gegarandeerd. Kunt u zich voorstellen welke schade dat zou toebrengen aan de internationale reputatie van Nederland?

En inderdaad…
Daar draaide het uiteindelijk om.
Het ging niet alleen om afgesloten wegen.
Het ging om de verantwoordelijkheid die een gastland tegenover de wereld draagt.
Laten we nu dezelfde vraag aan Ankara stellen.
Stel dat er tijdens de NAVO-top in Ankara ook maar de geringste veiligheidsfout was gemaakt tegenover de Nederlandse premier Rob Jetten, de president van de Verenigde Staten, de Duitse bondskanselier, de Britse premier of welke aanwezige staats- of regeringsleider dan ook…
Waar zou de wereld het vandaag over hebben?
Over de afgesloten wegen?
Over de verkeersopstoppingen?
Of over het feit dat Turkije er als gastheer van de NAVO-top niet in was geslaagd de veiligheid van de wereldleiders te garanderen?

Juist daarom moeten wij, wanneer wij de veiligheidsmaatregelen rond internationale topontmoetingen beoordelen, niet alleen kijken naar het ongemak dat wij in het dagelijks leven ondervinden, maar ook naar de historische verantwoordelijkheid die een gastland op zich neemt.

Geen enkele regering zal de internationale reputatie van haar land op het spel zetten om haar burgers een paar uur minder verkeershinder te bezorgen.
Dat gold niet alleen voor Turkije…
Het gold gisteren ook voor Nederland.
En morgen zal hetzelfde gelden voor de Verenigde Staten, Duitsland, Frankrijk of ieder ander NAVO-land.

Staten kunnen veranderen…
Regeringen kunnen veranderen…
Leiders kunnen veranderen…
Maar internationale veiligheidsprotocollen veranderen niet. Nederland paste ze gisteren toe. Turkije doet vandaag precies hetzelfde.

Journalistiek is niet meewaaien met de wind, maar koers houden zonder het kompas uit het oog te verliezen. Dat is precies waar ik mij gedurende bijna zestig jaar journalistiek altijd voor heb ingezet.

                                                                 *********

DE TELEGRAAF GAZETESİN’DEKİ TAM SAYFA HABERİN TÜRKÇESİ:

ERDOĞAN, NATO ZİRVESİNİN MERKEZİNDE PARLAMAK İSTİYOR

Ancak müttefiklerle ilişkiler hâlâ sancılı

Amerikan Beyaz Sarayı’nın yeni balo salonu, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın gösterişli “Beyaz Saray”ının yanında sönük kalıyor. Türkiye, bu megaloman komplekste düzenlenecek NATO Zirvesi sırasında önümüzdeki günlerde kendisini en iyi şekilde göstermeyi hedefliyor. Ancak Türkiye ile diğer NATO müttefikleri arasındaki ilişkiler, hâlâ sorunlu bir görünüm sergiliyor.

Maarten van Aalderen ve
Alexander Bakker yazdı:

Ankara’da milyonlarca nüfuslu başkentin sokakları adeta boşalmış durumda. Kamu görevlilerinin tamamına yakını izne çıkarıldı. Devam eden inşaat alanları NATO afişleriyle kapatıldı. Geniş bulvarlar ise Türk savunma sanayisinin ürettiği silah sistemlerini tanıtan dev reklamlarla donatıldı.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, bu hafta Türkiye’yi Batı ittifakının merkezindeki en önemli aktörlerden biri olarak öne çıkarmayı amaçlıyor. Bu hedef doğrultusunda neredeyse hiçbir ayrıntı göz ardı edilmedi. Sokak köpekleri bile devletin talimatıyla şehir merkezinden uzaklaştırıldı. Bunun yanında çok sayıda aktivistin, hükümeti eleştiren gazetecinin ve Cumhurbaşkanı hakkında espri yaptığı belirtilen bir stand-up sanatçısının da gözaltına alındığı bildiriliyor.

İnsan hakları örgütleri ile muhalefet partilerine göre hükümet, NATO Zirvesi nedeniyle alınan olağanüstü güvenlik tedbirlerini, eleştirel sesleri susturmak için de kullanıyor. Türk hükümeti ise bu suçlamaları reddediyor ve alınan tüm önlemlerin yalnızca ulusal güvenliği sağlama amacı taşıdığını savunuyor.

Rutte’nin diplomatik manevrası

NATO da, bağımsız Türk gazetecilerin zirveyi Ankara’da takip etmelerine izin verilmeyeceği yönündeki haberlerin ardından zor durumda kaldı.

NATO Genel Sekreteri Mark Rutte, Ankara’da düzenlediği basın toplantısında bu konuda yöneltilen eleştirel bir soruyla karşılaştı. Deneyimli Hollandalı siyasetçi diplomatik bir üslupla soruyu yanıtlarken, Türkiye’yi doğrudan hedef almaktan kaçındı. Ancak şu mesajı da açık biçimde verdi: “Demokrasi yalnızca seçimlerden ibaret değildir. Demokrasi; özgür basını ve gösteri yapma hakkını da içerir.”

Türkiye ile diğer NATO müttefikleri arasında zaman zaman gerilim yaşandığı herkesin bildiği bir gerçektir. Türkiye’nin, ezelî rakibi olarak görülen Yunanistan ile yaşadığı kronik anlaşmazlıklar, Avrupa Birliği ile NATO arasındaki iş birliğini de sık sık zorlaştırıyor.

Bunun yanı sıra, 2017 yılında ilişkiler daha da ciddi bir sınavdan geçti. O yıl Türkiye, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in yönetimindeki Rusya’dan modern S-400 hava savunma sistemleri satın aldı.

Bunun üzerine birçok Avrupa ülkesi Türkiye’ye yönelik silah ihracatını sınırlandırdı. En ağır yaptırım ise Amerika Birleşik Devletleri’nden geldi. Washington, Türkiye’yi F-35 savaş uçağı programından çıkardı.

Geçtiğimiz hafta Avrupa’nın önde gelen askerî güçleri Berlin’de bir araya geldi. Ancak ABD’den sonra NATO’nun en büyük ikinci ordusuna sahip olan Türkiye, bu toplantıya davet edilmedi.

Ticaret

Ankara’daki NATO Zirvesi’nin, bu olumsuz havayı tersine çevirmesi bekleniyor. Ticaret yapmak Türklerin karakterinde önemli bir yer tutuyor ve son yıllarda ülke, çok büyük bir savunma sanayisi kurmayı başardı.

Birçok Avrupa ülkesi de artan NATO savunma harcamaları kapsamında yapacakları yatırımları yönlendirebilecek güvenilir savunma şirketleri arıyor.
Avrupa ülkelerinden bazıları, özellikle de Polonya ve Belçika, savunma sanayisi alanında şimdiden Türkiye ile iş birliği arayışına girmiş durumda.

ABD Başkanı Donald Trump da, Cumhurbaşkanı Erdoğan’a bir “hediye” verebileceğinin sinyalini verdi. Ev sahibi konumundaki Erdoğan ise özellikle F-35 savaş uçakları konusunda olumlu haberler almayı umut ediyor.

Trump, kısa süre önce Erdoğan hakkında esprili bir dille şu değerlendirmeyi yapmıştı: “Biraz tartışmalı bir lider. Ama ben de öyleyim.”

1.150 Odalı Saray

Trump’ın, bugün “büyük lider”in devasa saray kompleksine geldiğinde kıskançlığa kapılmaması umuluyor.

Kompleksin büyüklüğü gerçekten etkileyici. Yaklaşık 300 bin metrekarelik bir alan üzerine kurulu olan yerleşke yalnızca Cumhurbaşkanlığı Sarayı’ndan ibaret değil; içinde idari binalar, konferans merkezleri, büyük bir cami, dünyanın en büyük kütüphanelerinden biri, resmî kabul pavyonları, geniş bahçeler ve gösterişli havuzlar ile fıskiyeler de bulunuyor.

Türk makamlarının verdiği bilgilere göre sarayda yaklaşık 1.150 oda yer alıyor. Bunların arasında çok sayıda toplantı salonu, devlet konukları için kabul salonları, lüks ağırlama bölümleri, çalışma ofisleri, balo salonları ve uluslararası zirvelerin düzenlenebileceği geniş toplantı mekânları bulunuyor.

NATO liderleri onuruna verilecek akşam yemeğinde; Hollanda Başbakanı Rob Jetten, ABD Başkanı Donald Trump ve diğer liderlerin masasında, edinilen bilgilere göre alkollü içki servis edilmeyecek.
Buna karşılık devlet ve hükümet başkanlarına, zengin Türk mutfağının seçkin lezzetlerinden oluşan geniş bir menü sunulacak.

Kristal Avizeler

Her ayrıntı, konuklar üzerinde güçlü bir etki bırakacak şekilde tasarlanmış…

Devlet ve hükümet başkanları bugün, yüksek mermer sütunlarla çevrili dev salonlardan, geniş merdivenlerden ve yerden onlarca metre yükseğe uzanan görkemli tavanların altından geçecek.

Büyük kristal avizeler, devlet kabul salonlarını aydınlatırken; zengin işlemeli tavan süslemeleri ve geleneksel Türk motifleri, Osmanlı tarihinegöndermelerde bulunuyor.

Burası, ihtişamı ve görkemiyle özellikle Donald Trump’ın beğenisini kazanabilecek türden bir mekân. Bunun da zirvenin atmosferine olumlu katkı sağlayabileceği değerlendiriliyor.

Nitekim ABD Başkanı’nın ruh hâlinin, Lahey’deki NATO Zirvesi sırasında, Hollanda Kraliyet Ailesi’nin Huis ten Bosch Sarayı’nda ağırlandığı resmî konaklamanın ardından oldukça iyi olduğu gözlenmişti.

HOLLANDA, NATO ZİRVESİNDEN BÜYÜK SAVUNMA ANLAŞMALARIYLA DÖNÜYOR

ANKARA – Hollanda, Ankara’daki NATO Zirvesi’nden önemli savunma anlaşmalarıyla ayrılmaya hazırlanıyor. Bugün, başta Almanya, Birleşik Krallık ve Amerika Birleşik Devletleri olmak üzere çeşitli ülkelerle toplam yaklaşık 3 milyar avro tutarında savunma anlaşmalarının açıklanması bekleniyor.

Hollanda ile Almanya, gelecekte Amerikan yapımı Stinger hava savunma füzelerini Avrupa’da ortak üretmeyi planlıyor. Bunun yanı sıra Hollanda, Birleşik Krallık ile birlikte yeni nesil amfibi çıkarma ve nakliye gemilerinden oluşacak ortak bir filonun kurulması için iş birliğine gidiyor.

Bir diğer önemli proje ise mevcut AWACS erken uyarı ve radar uçaklarının yerini alacak yeni sistemlerle ilgili. Mevcut radar uçakları, Limburg bölgesinde neden oldukları gürültü nedeniyle uzun süredir tartışma konusu. Hollanda, diğer NATO müttefikleriyle birlikte, İsveç teknolojisiyle donatılmış Kanada üretimi Bombardierplatformlarına yatırım yapmayı planlıyor.

De Telegraaf‘ın edindiği bilgilere göre, Belçika ile hava savunması alanında yeni iş birliği anlaşmaları da hazırlanıyor. Ayrıca, özellikle Amerikan Patriot hava savunma sistemi konusunda Almanya ile daha yakın bir ortaklık kurulması değerlendiriliyor.

Bu anlaşmaların bugün Ankara’da düzenlenecek, savunma sanayisine odaklanan büyük NATO forumunda resmen duyurulması bekleniyor. Çok sayıda NATO ülkesi de savunma ekipmanı alımlarına ilişkin on milyarlarca avroluk yeni yatırım kararlarını açıklayacak. İttifak, üye ülkeleri savunma alanında daha fazla ortak yatırım yapmaya teşvik etmeyi amaçlıyor.

Verilen Söz

Geçen yıl Lahey’de düzenlenen NATO Zirvesi’nde tüm üye ülkeler, en geç 2035 yılına kadar savunma harcamalarını gayrisafi yurt içi hasılalarının yüzde 3,5’ine çıkarma taahhüdünde bulunmuştu.

NATO, dün üye ülkelere bu hedef doğrultusunda ne kadar ilerleme kaydettiklerini gösteren bir değerlendirme sundu. Ancak bu sonuçlar henüz kamuoyuyla paylaşılmadı.

NATO Genel Sekreteri Mark Rutte, dün düzenlediği basın toplantısında ise elindeki toplu verilerden bazı genel değerlendirmelerde bulunmakla yetindi.