44,7700$% 0.04
52,8605€% 0.05
60,7738£% 0.06
6.935,50%0,63
11.277,00%0,64
3327407฿%0.40344
02:00
İnsanın biyolojik ve fizyolojik ihtiyaçları zorunlu ve fıtrî ihtiyaçlar olup, bunların meşru sınırlar içinde karşılanması esastır.
Bu alanlarda ölçünün aşılması kişiyi günahkâr kılabilir; ancak asıl toplumsal çözülme, insanın temel ahlâkî omurgasını yıkan yalan söylemek, sözünde durmamak ve emanete hıyanet etmek gibi davranışlarla ortaya çıkar.
Zira bu tür eylemler, insanın “kimyasal” değil “ahlâkî yapısını” bozarak toplumda tefessüh etmiş (çürümüş) bir düzeninoluşmasına zemin hazırlar.
Tarihsel olarak da zorunlu ihtiyaçlar sebebiyle insanlar tek başına cezalandırma konusu yapılmamış; asıl sorumluluk, iradî ahlâk ihlalleri ve toplumsal güveni yıkan fiiller üzerinde yoğunlaşmıştır.
1. DOĞRULUK: BİR AHLAK DEĞİL, BİR MEDENİYET MESELESİDİR
Bugün insanlık, tarihin en büyük teknolojik dönüşümlerinden birini yaşamaktadır. Bilgi çoğalmış, iletişim hızlanmış, mesafeler ortadan kalkmış, insanlık dijital çağın baş döndürücü imkânlarıyla kuşatılmıştır.
Ancak bütün bu gelişmelere rağmen insanlık aynı ölçüde bir ahlâk ve şahsiyet krizi ile karşı karşıyadır. Çünkü çağımızın en büyük yıkımı şehirlerin değil, karakterlerin çökmesidir. İnsanlar birbirine ulaşabiliyor; fakat birbirine güvenemiyor.
Kalabalıklar büyüyor; fakat sadakat küçülüyor. Hakikatin sesi ise gürültünün içinde her geçen gün biraz daha kayboluyor. Oysa güvenin öldüğü yerde toplum çözülür, ahlâkın çöktüğü yerde ise hiçbir medeniyet ayakta kalamaz.
İslam’ın temel hedeflerinden biri yalnızca ibadet eden insan yetiştirmek değildir. Asıl hedef; doğru, dürüst, güvenilir ve şahsiyet sahibi insan inşa etmektir.
Çünkü İslam’a göre doğruluk yalnızca dilin değil; vicdanın, ahlâkın ve şahsiyetin de istikametidir.
Bunun içindir ki Hz. Ebû Bekir’in şu sözü, insanlık tarihine bırakılmış büyük bir ahlak manifestosu olarak asırlar boyunca canlılığını korumuştur: “الصِّدْقُ أَمَانَةٌ وَالْكَذِبُ خِيَانَةٌ“ “Doğruluk emanettir, yalan ise hıyanettir.” Bu veciz ifade bize şunu öğretmektedir:
Doğruluk sadece doğru konuşmak değildir. Doğruluk; emanete sadakat göstermek, sözünün arkasında durmak, menfaat karşısında eğilmemek ve karanlıkta da aynı insan kalabilmektir.
Yalan ise yalnızca yanlış bir söz değil; güvenin çökmesi, vicdanın yaralanması ve şahsiyetin çürümesidir. Çünkü toplumları ayakta tutan şey sadece güç değildir. Asıl güç; güvenilir insan yetiştirebilmektir.
DOĞRULUK GÜVEN ÜRETİR, YALAN İSE TOPLUM ÇÜRÜTÜR.
2. ŞAHSİYETİ OLMAYAN TOPLUMLAR AYAKTA KALAMAZ
Bir toplumun gerçek gücü tankı, teknolojisi, ekonomisi veya makamları değildir. Bir milletin asıl gücü; sözüne sadık kalan, emaneti koruyan, gerektiğinde hakikat uğruna bedel ödeyebilen şahsiyet sahibi insanlarıdır.
Çünkü güvenin olmadığı yerde ne aile ayakta kalabilir ne ticaret ne siyaset ne de devlet düzeni… Güven çökerse toplum çözülür, şahsiyet çökerse insanlık savrulur. Bunun içindir ki medeniyetler çoğu zaman dışarıdan değil; içeriden, yani karakter kaybıylayıkılırlar.
Bugün insanların önemli bir kısmı kimlik taşımaktadır; ancak maalesef aynı derinlikte kişilik taşıyamamaktadır. Çünkü kimlik kartını devlet verir; fakat şahsiyeti vicdan oluşturur.
Şahsiyet ise zor zamanlarda belli olur. Menfaat karşısında eğilmeyen, korku karşısında susmayan ve yalnız kalsa bile hakikatten vazgeçmeyen insanlar; toplumların omurgasıdır.
Şahsiyetini kaybeden insanlar ise zamanla kendi iradesini değil, kalabalıkların yönünü takip etmeye başlar. Böylece hakikatin değil; modanın, çıkarın ve korkunun adamı hâline gelirler.
Çünkü: CILIZ ŞAHSİYETLER TAKLİTLE BESLENİR. ŞAHSİYETSİZ ADAM, HER DÖNEM TOPLUMUN DOLGU MALZEMESİDİR.
İslam ise şahsiyetli insan ister. Eğilmeyen, satılmayan, menfaat karşısında karakterini kaybetmeyen insan… Çünkü şahsiyet, insanın taşıdığı en büyük ahlâkî sermayedir. Ve unutulmamalıdır ki; şahsiyetini kaybeden toplumlar önce iradesini, sonra da geleceğini kaybederler.
3. İSTİKAMET: DOSDOĞRU KALABİLME CESARETİDİR
Peygamber Efendimiz’e insanı kurtaracak en büyük ilke sorulduğunda şu cevabı vermiştir: “قُلْ آمَنْتُ بِاللّٰهِ ثُمَّ اسْتَقِمْ““Allah’a iman ettim de, sonra dosdoğru ol.” Ne büyük bir ölçüdür…
Çünkü istikamet yalnızca doğru konuşmak değildir. İstikamet; korkuya rağmen doğruyu savunabilmek, menfaat karşısında eğilmemek, kalabalıkların yanlışına kapılmamak ve yalnız kalsa bile hakikatten vazgeçmemektir.
İnsan bazen doğru olduğu için yalnız kalabilir; fakat eğrilerek kalabalıklaşmaktansa doğrularla yalnız kalmak daha büyük bir şereftir. Çünkü istikamet, insanın hem Rabbiyle hem vicdanıyla yaptığı sessiz bir ahittir.
Hud Suresi’nin yüklediği ağır sorumluluk sebebiyle Peygamberimiz: “شَيَّبَتْنِي هُودٌ““Hud Suresi beni ihtiyarlattı.” buyurmuştur.
Çünkü doğruluk kolay değildir. Doğru kalabilmek bazen ateşin içinde yürümektir. Menfaatlerin konuştuğu bir çağda şahsiyet sahibi kalabilmek, her insanın taşıyabileceği bir yük değildir.
İnsan bazen doğruluktan zarar görür gibi olabilir; fakat sonunda insanı kurtaracak olan yine doğruluğun kendisidir. Çünkü eğilenler günü kurtarabilir; fakat insanlığı ayakta tutanlar eğilmeyenlerdir.
Bugün insanlığın en büyük ihtiyacı; yalnızca bilgi sahibi insanlar değil, istikamet sahibi vicdanlardır. Çünkü bilgi insana güç verebilir; fakat istikamet insana karakter kazandırır.
HAKİKAT YOLUNDA DİMDİK DURMAK, BAZEN BİR ÖMÜR BOYU SUSMADAN DİRENMEKTİR.
4. YALAN: TOPLUMUN RUHUNU ÇÜRÜTEN GİZLİ AFETTİR
Yalan sadece bireysel bir kusur değildir. Yalan; toplumun güven damarlarını kesen, insanları birbirine düşüren, aileleri dağıtan, dostlukları bitiren ve devletleri içten içe çürüten büyük bir afettir.
Çünkü bir toplumda yalan sıradanlaşırsa, orada güven ölür; güven öldüğünde ise insanların birbirine dayanma imkânı kalmaz.
Bunun içindir ki medeniyetleri yıkan şey çoğu zaman dış düşmanlar değil; içeride büyüyen ahlâkî çürümedir. Peygamber Efendimiz’in şu uyarısı son derece dikkat çekicidir: “Bir müminde birçok kusur olabilir; fakat yalan ve emanete hıyanet bulunamaz.”
Çünkü yalan; yalnızca yanlış bir söz değildir. Yalan; karakterin çökmesi, vicdanın çatlaması ve şahsiyetin dağılmasıdır. İnsan bazen bir sözle sadece karşısındakini değil, kendi ruhunu da yaralar.
Çünkü yalan tekrarlandıkça insanın hakikatle bağı kopar, vicdanı körelir ve kalbi kararmaya başlar. İşte bunun için İslam, yalanı sadece ahlâkî bir hata değil; aynı zamanda imanı kemiren büyük bir hastalık olarak görmüştür.
Ve unutulmamalıdır ki: YALAN İLE İMAN AYNI KALPTE UZUN SÜRE BARINAMAZ. GÜVENİN ÖLDÜĞÜ YERDE, İNSANLIK NEFESSİZ KALIR.
Bugün toplumların en büyük ihtiyacı yalnızca ekonomik kalkınma değildir. Asıl ihtiyaç; yeniden vicdanın, sadakatin ve güvenin inşa edilmesidir. Çünkü ahlâk çökerse kanunlar yetmez; vicdan ölürse hiçbir sistem insanı kurtaramaz. Bunun için insanlığın en büyük dirilişi, önce ahlâkî diriliş olmak zorundadır.
5. GENÇLER! ÖNCE KENDİNİZİ İNŞA EDİN
Bir toplumun geleceğini sadece üniversiteler, diplomalar veya teknolojik başarılar belirlemez. Bir milletin gerçek geleceğini; vicdan sahibi, şahsiyetli ve güvenilir insanlar belirler.
Çünkü diploma insana makam kazandırabilir; fakat insanı gerçekten “adam” yapan şey ahlâkıdır. Bunun için önce bina değil insan, makam değil şahsiyet inşa edilmelidir. Zira karakterini kaybeden bir toplum, sahip olduğu bütün maddî imkânlara rağmen ayakta kalamaz.
Bugün büyük bir değişime ihtiyaç olduğu açıktır. Ancak bu değişim sokakta değil; önce insanın kendi içinde başlamalıdır. Çünkü insanın en büyük inkılabı, kendi nefsini doğrultabilmesidir.
Kendini yönetemeyen bir insanın dünyayı değiştirme iddiası, rüzgârın önünde savrulan yaprak gibidir. Bunun için önce vicdanı ayağa kaldırmak gerekir. Çünkü insanı yıkan çoğu zaman dışarıdaki düşmanlar değil; içeride büyüyen hırs, menfaat ve şahsiyet kaybıdır.
Unutmayınız: GÜVEN, RUH GİBİDİR; TERK ETTİĞİ BEDENE KOLAY KOLAY GERİ DÖNMEZ.
Doğru olunuz… Çünkü doğruluk bazen insanı yalnız bırakabilir; fakat hiçbir zaman insanı kendi vicdanına mahkûm etmez. Şahsiyetinizi koruyunuz…
Çünkü şahsiyetini kaybeden insan, kalabalıkların içinde kaybolur. Her nefes yeni bir başlangıçtır. Ve insanın en büyük zaferi; önce kendi nefsini yenebilmesidir. Çünkü hakiki inkılap, insanın önce kendi iç dünyasında başlar.
Sözün senet, ahdin namus sayıldığı; emanete hıyanetin ise insanın iç dünyasında bir kırılma, bir düşüş ve bir çürüme olarak görüldüğü dönemlerde insanlık daha ağırbaşlı, daha güvenli ve daha sahicidir. Böyle bir zeminde insan, sadece söylediği sözle değil, taşıdığı karakterle de var olur.
Buna karşılık yalanın sıradanlaştığı bir toplumda hayat, yavaş yavaş hakikatin rengini kaybeder; ilişkiler derinliğini yitirir, güven incinir ve insanın kendi sözüne bile yabancılaştığı bir iklim oluşur. Çünkü yalan, sadece dili değil; kalbi, niyeti ve bütün bir şahsiyeti örseleyen sessiz bir yıkımdır.
Sözünde durmayan bir insan, yönünü kaybetmiş bir araç gibi; ne zaman, nereye savrulacağı belli olmayan bir tehlikeye dönüşür. Böyle bir hâl, yalnız bireyi değil, temas ettiği her ilişkiyi de zedeler.
İnsanın en derin bozulması da tam burada başlar: hakikate olan güvenin yerini şüphe, sadakatin yerini tedirginlik alır. Bu yüzden “benim ümmetim günah işleyebilir ama yalan söylemez” hakikati, yalanın imanla aynı zeminde uzun süre barınamayacağını ilan eder.
Çünkü yalan, insanın iç dünyasında bir yabancı gibi büyür; iman ise sadakat ister. Birinde çürüme başlar, diğerinde hayat devam eder—ve bu ikisi aynı kalpte uzun süre yaşayamaz.
Prof. Dr. Hadi SAĞLAM İslam Hukuku Anabilim Dalı Başkanı
Frankfurt’ta Ticaret Köprüsü: DTGB e.V.’den Özbekistan Başkonsolosluğu’na Ziyaret
1
New York’ta, ‘Azınlık Toplumu Olarak Müslümanca Yaşam’ konulu konferans!..
149397 kez okundu
2
Solingen Kurbanları Filibe’de toprağa verildi!..
118708 kez okundu
3
DİTİB, Hessen eyaletinde İslam din dersi eğitimine devam edecek
108047 kez okundu
4
Katar Başbakanı resmi olarak ateşkesi duyurdu!…
59982 kez okundu
5
Haydi Onurcan’a destek olalım
50624 kez okundu