44,7700$% 0.04
52,8605€% 0.05
60,7738£% 0.06
6.935,50%0,63
11.277,00%0,64
3327407฿%0.40344
02:00
Devletleri çökerten asıl sebep dış saldırılar değil, kendi içlerinde biriken adaletsizliklerdir; zira adalet zedelendiğinde vatandaş ile devlet arasındaki bağ çözülür, kopuşlar kar topu gibi büyür ve sonunda ne yöneten ne de yönetilen huzur bulur. Tevhid ilkesi nasıl varlıkta birliği emrediyorsa, “adalet mülkün

-İslâm Hukuku Anabilim Dalı Başkanı
temelidir” sözü de siyasal hayatın değişmez yasasını ilan eder; bu ilke ihlal edildiğinde hukuk, meşruiyet ve güven aynı anda çöker. Yöneticiler, kendi ailesi hükmündeki halk arasında adaleti tesis edemediği an, aradaki uçurum derinleşir; toplum fakirleşir, ahlaki çözülme başlar ve insan kendi evinin insanını bile satacak noktaya sürüklenir.
Bugün İslam dünyasında İran’dan Suriye’ye, Irak’tan Venezuela’ya kadar istibdatla yönetilen rejimlerin akıbeti, bu gerçeğin canlı şahididir. Hukuk devleti ve adil bir sosyal düzen bir tercih değil, tarihsel bir zorunluluktur; aksi hâlde güçlü devletler, işgal etmek istedikleri ülkelerin yöneticilerini teslim alır, halkı yoksullaştırır ve nihayetinde o devletleri bölüp parçalar. Tarih, kendisinden ders alınmadığında aynı hükmü tekrar eden bir mahkemedir ve adaletin olmadığı hiçbir iktidar, zamanın huzurunda beraat edemez.
Devletlerin çözülüşü çoğu zaman dış müdahaleler, askerî yenilgiler veya ekonomik yaptırımlarla açıklanır; oysa tarihsel ve kuramsal analizler, çöküşün asıl kaynağının devletin kendi iç dokusunda başladığını göstermektedir. Hukukun siyasal iradeye tabi kılınması, adaletin evrensel ve eşitlikçi niteliğini kaybetmesi ve kurumsal normların istikrarlı biçimde işletilememesi, devlet aklını aşındıran temel dinamiklerdir. Bu aşınma, yalnızca yönetim tekniklerinde bir bozulma değil; aynı zamanda meşruiyetin ontolojik temelinin kaybıanlamına gelir.
Devlet, hukuku koruyan bir çerçeve olmaktan çıkıp gücü meşrulaştıran bir araca dönüştüğünde, rasyonel siyasal düzen yerini keyfîliğe bırakır. Klasik siyaset düşüncesinin veciz ifadesiyle, “العدل أساس الملك” (adalet mülkün temelidir); bu temel sarsıldığında, devletin görünürdeki kudreti içerden boşalmaya başlar.
İçsel çöküş süreçleri genellikle ani değildir; aksine yavaş, sessiz ve kurumsal bir erozyon şeklinde ilerler. Elit ayrıcalıklarının hukuki koruma altına alınması, adalet mekanizmalarının seçici işletilmesi ve toplumsal rızanın yerini korkuya dayalı itaatin alması, bu sürecin ayırt edici göstergeleridir. Bu noktada devlet, artık toplumsal düzenin adil hakemi değil; çıkar ağlarının koruyucusu hâline gelir.
İslam siyaset literatürünün uyarıcı diliyle ifade edilecek olursa, “الظلم مؤذن بخراب العمران” (zulüm, medeniyetin yıkımını haber verir). Dolayısıyla devletlerin içeriden çöküşü, beklenmedik bir talihsizlik değil; hukukun ihmal edildiği, adaletin askıya alındığı ve meşruiyetin güçle ikame edildiği her siyasal düzende kaçınılmaz bir tarihsel sonuç olarak karşımıza çıkar.
1. Hukukun Siyasal İrade Altına Girmesi ve Devlet Aklının Çürümesi
Hukuk, modern siyaset teorisinde ve İslam siyaset düşüncesinde, devletin normatif ve rasyonel işleyişinin temeli olarak kabul edilir [Rawls, 1971, s. 112]. Hukukun iktidarın iradesine tabi kılınması, kuralların keyfî uygulanması ve yargısal özerkliğin sınırlanması, devletin kurumsal kapasitesini aşındırır.
Bu durum yalnızca vatandaşın hak arama yollarını engellemekle kalmaz, aynı zamanda devletin uzun vadeli planlama ve istikrar kapasitesini zayıflatır. Klasik İslam literatüründe bu olgu “العدل أساس الملك” (adalet mülkün temelidir) olarak tanımlanır ve adaletin ihmalinin medeniyetler üzerindeki yıkıcı etkisine işaret eder [İbn Taymiyye, 1328/2005, s. 62].
Hukukun araçsallaştırılması, devlet aklının normatif temellerini kaybetmesine yol açar ve siyasal karar alma süreçlerinde keyfîliğe dayalı bir mantık egemen olur. Böyle bir ortamda devlet, yalnızca güç kullanımıyla varlığını sürdürmeye çalışır; rasyonel ve sürdürülebilir siyasal çözüm üretme kapasitesi ciddi biçimde azalır [Raz, 1979, s. 88]. Bu çürüme süreci, devletin kendi hukuki ve etik meşruiyetini içerden tahrip etmesiyle başlar ve dışsal şoklarla birleştiğinde geri dönüşü olmayan bir yıkıma zemin hazırlar.
2. Elit Ayrıcalıklarının Kurumsallaşması ve Toplumsal Yoksullaşma
Yönetici sınıfların hukuki ve ekonomik ayrıcalıklarla donatılması, toplumsal yapıda derin yapısal eşitsizliklerüretir. Bu durum, geniş halk kitlelerinin kaynaklara erişimini engeller ve ekonomik yoksulluğu sistematik hâle getirir [Acemoglu & Robinson, 2012, s. 102].
İktidar ile ayrıcalıklı elit arasındaki bağ güçlendikçe, toplumun çoğunluğu “dışlanmış çoğunluk” konumuna düşer. Arapça bir ifadeyle, “الظلم يمحق البركة” (zulüm bereketi yok eder), elit ayrıcalıklarının toplum üzerindeki yıkıcı etkisini tanımlar [Ibn Khaldun, 1377/2000, s. 214].
Sınıfsal uçurumların kurumsallaşması yalnızca ekonomik değil, siyasal yıkımın da temelini oluşturur. Toplumsal dayanışma ve rıza mekanizmaları zayıflar, vatandaşın devlet kurumlarına güveni erozyona uğrar. Bu ortam, siyasi meşruiyetin içten çökmesine ve kitlesel tepkilerin doğmasına yol açar. Tarihsel olarak, elit odaklı yönetimler kısa vadede istikrar sağlıyor gibi görünse de, uzun vadede toplumsal çatışma ve devrim olasılığını artırır [Tilly, 1975, s. 48].
3. Adalet Mekanizmalarının İşlevsizleşmesi ve Siyasal Sadakatin Erozyonu
Adaletin askıya alınması veya seçici uygulanması, devlet ile toplum arasındaki güven bağını zedeler [Rawls, 1971, s. 155]. Vatandaş, hakkını sistem içinde arayamayınca devletin meşruiyeti sorgulanır. Bu süreç, siyasal sadakatin yerini korkuya dayalı itaat mekanizmalarına bırakmasına yol açar. Türkçe bir özdeyişle, “adalet mülkün temelidir”, devletin hem varlığını hem de toplumsal uyumu sürdürebilmesi için temel bir ilke olarak öne çıkar [El-Azmeh, 2005, s. 78].
Adalet mekanizmalarının işlevsizleşmesi, yalnızca devletin siyasal meşruiyetini değil, kurumsal kapasitesini ve karar alma süreçlerini de etkiler. Hukukun keyfî uygulanması, çatışmaların çözümünde öngörülebilirliği ortadan kaldırır ve toplumsal beklentiler ile devlet davranışı arasında uyumsuzluk yaratır. Bu erozyon, devletin içsel krizleri yönetme yeteneğini sınırlar ve dışsal şoklarla birleştiğinde geri dönüşü olmayan kırılmalara yol açar [North, 1990, s. 23].
4. Baskı Temelli İstikrar Arayışının Tarihsel Sürdürülemezliği
Zor kullanımı yoluyla sağlanan düzen, kısa vadede istikrar illüzyonu yaratabilir; ancak yapısal sorunları çözmez [Tilly, 1975, s. 48]. Baskı temelli yönetimler, toplumsal çatışmaları erteleyebilir; fakat adalet, hukuk ve eşitlik eksikliği bu sürecin sonunda kaçınılmaz olarak toplumsal patlamalara dönüşür. Arapça bir uyarı olarak, “القوة ليست ضمانة للبقاء” (güç, kalıcılığın garantisi değildir) ifadesi, baskıya dayalı iktidarların sınırlılıklarını özetler [Al-Faruqi, 1992, s. 41].
Baskı temelli yönetimlerde görülen kısa vadeli “istikrar”, toplumsal meşruiyet ve normatif dengeyi ortadan kaldırır. Bu durum, devletin kendi iç çelişkilerini derinleştirir; halkın rıza mekanizmaları zayıflar ve iktidarın sürdürülebilirliği sürekli tehlikeye girer. Tarihsel örnekler, zor yoluyla sağlanan istikrarın ancak gecikmiş krizlerle sonuçlandığını göstermektedir [Skocpol, 1979, s. 66].
5. Devletlerin Kendi Yıkım Süreçlerini Üreten İçsel Dinamikleri
Hukukun çürütülmesi, adaletin ihmal edilmesi ve elit ayrıcalıklarının korunması, devletlerin içsel çöküşünübaşlatan temel faktörlerdir [Acemoglu & Robinson, 2012, s. 56]. Bu süreç, darbe, halk isyanı veya dış müdahale gibi dışsal şoklarla görünür hâle gelir; ancak esas yıkım, uzun süreli kurumsal ve etik erozyondan kaynaklanır. İslam klasik literatüründe bu durum, “البيت الذي يفتقر للعدل يسقط من الداخل” (adaletsiz ev içeriden yıkılır) şeklinde özetlenir [Ibn Khaldun, 1377/2000, s. 198].
İçsel çöküş dinamikleri, sadece yönetim biçimi veya ideolojiyle açıklanamaz. Devletlerin perişan olmasının ortak paydası, hukuk ve adaletin sürekliliğini sağlayamama, toplumsal eşitsizlikleri derinleştirme ve kurumsal normları aşındırmadır. Bu çerçevede, tüm tarihsel örnekler göstermektedir ki devletlerin ve halkların uzun vadeli felaketleri, dışsal güçlerden ziyade içsel erozyon ve adalet ihmalinden kaynaklanmaktadır [North, 1990, s. 45].
Tarihsel ve kuramsal analizler göstermektedir ki, devletlerin çözüme ulaşamayan krizleri ve halklarının perişanlığı, dışsal güçlerden ziyade içsel erozyon ile doğrudan ilişkilidir. Hukukun siyasal iktidara tabi kılınması, adaletin askıya alınması ve sınıfsal ayrıcalıkların kurumsallaşması, devlet aklının çürümesine ve toplumsal güvenin yitirilmesine yol açar [Acemoglu & Robinson, 2012, s. 102]. Bu süreç, klasik İslam siyaset literatüründe “الظلم مؤذن بخراب العمران”(zulüm, medeniyetin yıkımını haber verir) ve “البيت الذي يفتقر للعدل يسقط من الداخل” (adaletsiz ev içeriden yıkılır) gibi ifadelerle özetlenmiştir [Ibn Khaldun, 1377/2000, s. 198].
Devletleri ve toplumları perişan eden bu kurumsal ve etik erozyon, yöneticilere tarih boyunca verilmiş en açık uyarıdır. Siyasal istikrar, baskı ve güç kullanımına dayalı olarak değil; hukuk, adalet ve eşitlik temelli bir meşruiyet inşası ile sağlanabilir. “Adalet mülkün temelidir” ilkesi yalnızca ahlaki bir öğüt değil, aynı zamanda devletlerin kendi sürekliliklerini garanti altına alabilmesi için tarihsel bir zorunluluktur [El-Azmeh, 2005, s. 78]. Dolayısıyla yöneticiler, gücü aracı hâline getirmeden önce hukuku ve adaleti güvence altına almak, toplumlarını ve devletlerini yıkımdan korumanın tek yolu olarak değerlendirmelidir.
Sonuç: Hukuk ve Adaletin İhmali Üzerinden Tarihsel ve Güncel İbret
Tarihsel ve kuramsal analizler göstermektedir ki, devletlerin çözülmeyen krizleri ve halklarının perişanlığı, dışsal güçlerden ziyade içsel erozyon ile doğrudan ilişkilidir. Hukukun siyasal iktidara tabi kılınması, adaletin askıya alınması ve sınıfsal ayrıcalıkların kurumsallaşması, devlet aklının çürümesine ve toplumsal güvenin yitirilmesine yol açar [Acemoglu & Robinson, 2012, s. 102]. Bu durum, klasik İslam siyaset literatüründe “الظلم مؤذن بخراب العمران”(zulüm, medeniyetin yıkımını haber verir) ve “البيت الذي يفتقر للعدل يسقط من الداخل” (adaletsiz ev içeriden yıkılır) ifadeleriyle özetlenmiştir [Ibn Khaldun, 1377/2000, s. 198].
Güncel örnekler, bu dinamikleri çarpıcı biçimde doğrulamaktadır. İran’da seçkin bir siyasi elitin ayrıcalıkları ve toplumun geniş kesimlerinin ekonomik yoksullaşması, uzun süredir kitlesel protestolar ve rejim karşıtı tepkilerle sonuçlanmaktadır [Carter, 2021, s. 77]. Venezuela’da hukukun araçsallaştırılması ve adalet mekanizmalarının çöküşü, ekonomik kriz ve toplumsal isyanları derinleştirmiştir [Weisbrot & Ray, 2020, s. 55].
Irak’ta ve Suriye’de (özellikle Esed yönetimi) devletin baskı temelli istikrar anlayışı, uzun süredir süren iç çatışmalar ve kitlesel göç krizlerini tetiklemiştir [Lund, 2019, s. 34]. Bu örnekler, güç kullanımına dayalı istikrarın sınırlılıklarını ve adalet ve hukukun sürekliliğinin tarihsel zorunluluğunu göstermektedir.
Dolayısıyla devletleri ve toplumları perişan eden bu kurumsal ve etik erozyon, hem tarihsel hem güncel olarak yöneticilere verilmiş en açık uyarıdır. Siyasal istikrar, baskı ve güç kullanımına dayalı olarak değil; hukuk, adalet ve eşitlik temelli bir meşruiyet inşası ile sağlanabilir. “Adalet mülkün temelidir” ilkesi, yalnızca ahlaki bir öğüt değil, aynı zamanda devletlerin sürekliliğini garanti altına alabilecek somut bir yönetsel zorunluluk olarak okunmalıdır.
Prof. Dr. Hadi SAĞLAM – İslâm Hukuku Anabilim Dalı Başkanı
23 Nisan Bonn’da İdrak Edildi
1
New York’ta, ‘Azınlık Toplumu Olarak Müslümanca Yaşam’ konulu konferans!..
149249 kez okundu
2
Solingen Kurbanları Filibe’de toprağa verildi!..
118682 kez okundu
3
DİTİB, Hessen eyaletinde İslam din dersi eğitimine devam edecek
107898 kez okundu
4
Katar Başbakanı resmi olarak ateşkesi duyurdu!…
59958 kez okundu
5
Haydi Onurcan’a destek olalım
50600 kez okundu