44,7700$% 0.04
52,8605€% 0.05
60,7738£% 0.06
6.935,50%0,63
11.277,00%0,64
3327407฿%0.40344
02:00
1 MAYIS, yalnızca bir bayram değil; alın terinin gaspına, emeğin değersizleştirilmesine ve haksız kazancın sistemleşmesine karşı insanlık vicdanının en berrak haykırışıdır.
Çünkü emek sömürüsü, İslam’ın kesin olarak yasakladığı ribanın modern yüzüdür; sermayenin garanti altına alındığı, emeğin ise değersizleştirildiği her düzen, adalet terazisini bozan bir sosyal çürüme üretir.
İslam ise bir denge, terazi ve tevhid nizamıdır: emek ile sermaye, zengin ile fakir, devlet ile vatandaş, alıcı ile satıcı arasında hak temelli bir muvazene kurar. Bu denge bozulduğunda yalnız ekonomi değil, vicdan da çöker.
O yüzden 1 Mayıs; ribanın reddi, emeğin ihyası ve adaletin yeniden inşasıdır. Eğer vicdani adaletin terazisi kırılmışsa bilinmelidir ki artık mesele ekonomi değil, medeniyet krizidir — ve o noktada hüküm nettir: “Tuz kokmuştur.”
1. Giriş: Mülkün Hakikati ve Tarihsel Sapma
Tarih boyunca “mülk Allah’ındır” ilkesi, adaletin ve emanet bilincinin en yüksek normu olarak vazedilmiş; ancak kimi dönemlerde bu ilke, beşerî tahakkümün meşruiyet aracına dönüştürülmüştür.
Ortaçağ Avrupa’sında kilise merkezli mülkiyet rejimi, papazlara tahsis edilen geniş arazilerin ekonomik yükünü halkın omuzlarına yüklemiş; bu yükü taşıyamayan kitleler borç sarmalı, bağımlılık ve nihayetinde fiilî kölelik ilişkileri içine sürüklenmiştir.
Böylece mülkiyet, ilahî bir emanet olmaktan çıkarak insanın insan üzerindeki hâkimiyetini pekiştiren bir araca dönüşmüş; ekonomik bağımlılık, toplumsal hiyerarşiyi katılaştıran görünmez zincirler üretmiştir.
Tam da bu tarihsel kırılma zemininde Kur’an’ın ribaya karşı getirdiği tedricî yasaklama, salt bir finansal düzenleme değil; köleleşme üreten ekonomik yapılara karşı köklü bir hukuk devrimidir. Bu ilahî müdahale, meşru kazancın çerçevesini net biçimde çizer:
“وَأَحَلَّ اللّٰهُ الْبَيْعَ وَحَرَّمَ الرِّبَا” (Bakara 2/275).Böylece alışverişin helalliği ile ribanın haramlığı arasındaki ontolojik ayrım kesin biçimde ortaya konulmuş; emeğe dayalı, risk paylaşımını esas alan üretim ilişkileri meşrulaştırılırken, karşılıksız ve garantili kazanç yasaklanmıştır. Bu yasağın en sarsıcı ifadesi ise şu ilahî uyarıda tecelli eder:
“يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اتَّقُوا اللّٰهَ وَذَرُوا مَا بَقِيَ مِنَ الرِّبَا إِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِنِينَ * فَإِنْ لَمْ تَفْعَلُوا فَأْذَنُوا بِحَرْبٍ مِنَ اللّٰهِ وَرَسُولِهِ” (Bakara 2/278–279).
Bu beyan, ribayı yalnızca bireysel bir günah değil; toplumsal düzeni hedef alan bir yıkım biçimi olarak konumlandırmaktadır.
2. Riba Yasağı: Ekonomik Bir Hükümden Öte Bir Adalet Manifestosu
Riba yasağı, emeği değersizleştiren ve sermayeyi risksiz kazançla tahkim eden sistemi hedef alarak, insan onurunu merkeze alan bir denge düzeni inşa etmiştir.
Bu yönüyle riba, yalnızca faiz değil; aynı zamanda emek sömürüsü, haksız kazanç ve yapısal adaletsizlik üreten bütün ilişkilerin ortak adıdır. Dolayısıyla bu yasak, insanı nesneleştiren ekonomik tahakküme karşı kapsamlı bir adalet manifestosu niteliği taşır.
3. Modern Ekonomi ve Görünmez Riba Türleri
Ribaya ilişkin klasik literatürde zikredilen geniş yasak alanı, günümüzde yalnızca bankacılık işlemlerine indirgenemeyecek kadar kapsamlıdır.
Bugün bankacılık sistemindeki haksızlıklar tartışılsa da, ribanın diğer tezahürleri ticaret hayatında, ücret rejiminde ve fiyat oluşum süreçlerinde varlığını sürdürmektedir.
Enflasyon ribası, gabn (aşırı fiyat farkı) ve garar (belirsizlik) gibi kavramlar, İslam hukukunda fasit sözleşmeler kapsamında değerlendirilmiş; taraflar arasındaki dengesizliği önlemeyi hedeflemiştir.
Buna rağmen modern dönemde “paradan para kazanma” anlayışı normalleştirilmiş; oysa esas olanın üretimden ve emekten doğan kazanç olduğu unutulmuştur.
Sanayi devrimi sonrası itibarî para sistemine geçişle birlikte, nominal artışlar gerçek kazanç zannedilmiş; buna karşılık emeğin gerçek değeri, sermayenin disiplin altına alınması ve aşırı kârların sınırlandırılması gibi temel meseleler ihmal edilmiştir.
4. Üretim Faktörleri ve Adaletin Kaynak Sorunu
Bugün sorun yalnızca finansal araçlarda değil; üretim faktörlerinin gelir dağılımında düğümlenmektedir. Ücretin kaynağı, sermayenin getirisi, müteşebbisin kârı ve gayrimenkul gelirleri arasındaki dengenin bozulması; haksız kazanç alanlarını genişletmektedir.
Satın alma gücünün korunamaması, enflasyon ve deflasyonun sağlıklı okunamaması ve reel para ile itibarî para arasındaki dengenin kurulamaması, ekonomik yapıyı yüzeysel ve miyop bir anlayışa mahkûm etmiştir. Bu durum, ekonomik ilişkilerde derin yapısal sorunlar üretmiştir.
5. Devlet, Vatandaş ve Adalet Terazisi
Klasik fıkıh literatüründe riba ilişkilerinin belirli sosyal statüler arasında cereyan etmeyeceğine dair tartışmalar, bugün daha kapsamlı bir soruyu gündeme taşımaktadır:
Devlet ile vatandaş arasındaki ekonomik ilişkiler bu bağlamda nasıl değerlendirilmelidir? Vergi politikaları ile ücret dengeleri arasındaki uyumsuzluk, kamu otoritesinin ekonomik tasarruflarının da adalet terazisi içinde yeniden ele alınmasını zorunlu kılmaktadır.
Zira adalet, yalnız bireyler arası ilişkilerde değil; devletin ekonomik düzen kurucu rolünde de tecelli etmek zorundadır.
6. 1 Mayıs: Vicdanın Kolektif İsyanı
1 Mayıs, yalnızca bir bayram değil; alın terinin gaspına, emeğin değersizleştirilmesine ve insanın araçsallaştırılmasınakarşı vicdanın kolektif itirazıdır.
Çünkü emek sömürüsü, mahiyeti itibariyle ribanın modern tezahüründen başka bir şey değildir. Sermayenin garanti altına alındığı, emeğin ise risk ve belirsizlik içinde değersizleştirildiği her yapı, ribanın ruhunu taşır ve adalet terazisini bozar.
Bugün emekçiler, sözleşmeliler ve ücret adaletsizliğine maruz kalan milyonlar, ufka bakarak aynı soruyu sormaktadır: Adalet ne zaman tecelli edecektir?
7. Sonuç: Tevhid, Denge ve Adil Düzen
İslam, sosyal hayatı bir denge ve tevhid düzeni üzerine kurar. Bu düzen; kadın ile erkek, zengin ile fakir, devlet ile vatandaş, suç ile ceza ve nihayet emek ile sermaye arasında adil bir muvazene tesis etmeyi hedefler.
İslam hukukunda gabn, garar ve riba yasakları; yalnızca teorik ilkeler değil, toplumsal barışın hukuki teminatıdır.
“Sen çalış, ben yiyeyim” anlayışı ise yalnızca bir adaletsizlik değil, açık bir ahlak iflasıdır. Toplumlar, emek ile sermaye arasındaki dengeyi kurabildikleri ölçüde huzur ve barışı tesis edebilirler.
Aksi halde adaletin terazisi şaşar, güven duygusu yıkılır ve sosyal düzen çözülmeye başlar. Eğer vicdani adaletin terazisi sarsılmışsa, orada artık yalnızca ekonomik değil, ontolojik bir kriz vardır. Ve o noktada ifade yerindeyse: “Tuz kokmuştur.
”Prof. Dr. Hadi Sağlam İslam Hukuku Anabilim Dalı Başkanı
Mustafa Cimşit’e Prestijli “Martin Buber Plaketi”
1
DİTİB, Hessen eyaletinde İslam din dersi eğitimine devam edecek
107929 kez okundu
2
Hüsnüşan Hayaline Kavuştu: Almanya’da bir ilki gerçekleştirdi!..
45178 kez okundu
3
Frankfurt’ta Mevlânâ’nın Evrensel Mesajına Büyük İlgi!..
27848 kez okundu
4
Almanya ve Türkiye’de Üniversite Eğitimi
10569 kez okundu
5
Frankfurt’ta Neşet Ertaş anısına unutulmaz bir gece yaşandı!..
9483 kez okundu