DOLAR

43,4990$% 0.19

EURO

51,6240% -0.9

STERLİN

59,6039£% -0.78

GRAM ALTIN

6.786,60%-9,85

ÇEYREK ALTIN

11.662,00%-7,01

BİTCOİN

3646311฿%1.26392

İmsak Vakti a 02:00
Amsterdam ÇOK BULUTLU
  • Adana
  • Adıyaman
  • Afyonkarahisar
  • Ağrı
  • Amasya
  • Ankara
  • Antalya
  • Artvin
  • Aydın
  • Balıkesir
  • Bilecik
  • Bingöl
  • Bitlis
  • Bolu
  • Burdur
  • Bursa
  • Çanakkale
  • Çankırı
  • Çorum
  • Denizli
  • Diyarbakır
  • Edirne
  • Elazığ
  • Erzincan
  • Erzurum
  • Eskişehir
  • Gaziantep
  • Giresun
  • Gümüşhane
  • Hakkâri
  • Hatay
  • Isparta
  • Mersin
  • istanbul
  • izmir
  • Kars
  • Kastamonu
  • Kayseri
  • Kırklareli
  • Kırşehir
  • Kocaeli
  • Konya
  • Kütahya
  • Malatya
  • Manisa
  • Kahramanmaraş
  • Mardin
  • Muğla
  • Muş
  • Nevşehir
  • Niğde
  • Ordu
  • Rize
  • Sakarya
  • Samsun
  • Siirt
  • Sinop
  • Sivas
  • Tekirdağ
  • Tokat
  • Trabzon
  • Tunceli
  • Şanlıurfa
  • Uşak
  • Van
  • Yozgat
  • Zonguldak
  • Aksaray
  • Bayburt
  • Karaman
  • Kırıkkale
  • Batman
  • Şırnak
  • Bartın
  • Ardahan
  • Iğdır
  • Yalova
  • Karabük
  • Kilis
  • Osmaniye
  • Düzce
a

Müslüman Neden Muhafazakâr Olamaz?

Vahiy, insanı tarihin dışına değil, tam ortasına çağırır. Hayatın akışına sırt çeviren bir inanç değil; hayatı anlamlandıran, yönlendiren, dönüştüren bir bilinç inşa eder.

"1" height="10" width="20%" direction="up">

TR/

"1" height="250" width="100%" direction="up">

Kasım ayının sonları idi. Almanya’nın her zamanki gibi kasvetli ve güneşe hasret soğuk havası karşıladı beni. Frankfurt Kitap Fuarı’nın kalabalığına karıştığımda, sorulacak soruların da bu iklimden doğacağını henüz bilmiyordum.

Yayınevlerinin titizlikle hazırladığı stantlarda kitaplar ve birbirine karışan diller arasında iklim Almanya’nın kasvetli, güneşe hasret soğuk havasına inat çok sıcaktı.  “Kırık Zamanlar” adlı kitabımın satıldığı standa yaklaştım. Standın arkasına geçtim ve oturdum.

– Serdar BİLGİN

Kitaplara dokunan parmakları, sayfalar arasında kısa yolculuklara çıkan bakışları seyrettim bir süre. Kimileri kitabı sessizce inceleyip yerine bırakıyor, kimileri birkaç satır okuyup düşünceli bir hâlde başını kaldırıyordu.

O sırada, gri paltolu bir Alman okur kitabı eline aldı, arka kapağı uzun uzun okudu. Ben acaba Türkçe biliyor mu diye düşünürken bana döndü, sohbet etmek istercesine sordu:

Sind sie ein konservativer?” (Muhafazakâr mısınız?)

Soru, fuarın uğultusunda kaybolmadı. Bir an cevap veremedim. Çünkü bu, yalnızca benim kimliğimi değil; inancın zamana, değişime ve hayata nasıl baktığını yoklayan bir soruydu. Cevap vermeden önce şunu fark ettim: Eğer Müslümanlık, hayatın fıtratındaki hareketi, tekâmülü ve sürekliliği esas alıyorsa, bu soruya verilecek cevap basit bir “evet” ya da “hayır” olamazdı.

Almancada “konservativer” kelimesi; kurumların devamlılığına, hukukun istikrarına, geleneğin akılla taşınmasına işaret ediyor; değişimi inkâr etmeyen; onu yavaşlatan, tartan ve disipline eden bir anlamı taşıyor; düzenin nasıl korunduğunu, geleneğin akılla nasıl taşındığını ima ediyordu.

Konservativ olmak, Alman kültüründe çoğu zaman bir ideolojik kimlikten çok bir tutum idi; düzeni muhafaza etme, kurumları yıkmadan yenileme, geçmişi romantizeetmeden geleceğe taşıma çabasını ifade ediyordu.  

Alman muhafazakâr zihniyeti için asıl mesele, “neyi koruyalım?”dançok, “neyi nasıl devam ettirelim?” sorusu idi. Bu nedenle Alman muhafazakârlığı, köklü devlet geleneği, Protestan çalışma ahlâkı ve Weberci rasyonaliteyle besleniyor; ani kopuşlardan, devrimci sıçramalardan ziyade tedrici reformutercih ediyordu.

Durağanlığı değil, kontrollü devamlılığı esas alıyordu. Bu yönüyle baktığımızda Alman muhafazakârlığı, hayatı donduran değil; akışını disipline eden bir tutum olarak karşımıza çıkıyordu.

Yani Alman okur bana “ “Değişime kapalı mısınız?” dan ziyade, “Değişimi hangi hızla ve hangi ilkelerle kabul edersiniz?” şeklinde bir soru yöneltmişti.

Ancak ben bir Türk idim. Bu sorunun bende karşılığı farklı idi. Almanca ve Almanya’daki serinkanlı anlamı yoktu. Türkçede ve Türkiye’de çoğu zaman geçmişe kapanmayı, değişime set çekmeyi, geçmişi dokunulmaz kılmayı, alışkanlıkları kutsamayı ve değişimi bir tehdit olarak görmeyi çağrıştırıyordu.

İşte o an fark ettim ki aynı kelime, iki ayrı coğrafyada iki farklı zihniyeti taşıyordu, Müslüman bir insanın bu kavramla kurduğu ilişki de yeniden düşünülmeyi hak ediyordu.

Aynı kelime, iki ayrı dünyada iki ayrı yükle dolaşırken, ben o an şunu düşündüm:

Hayatın fıtratında hareket varken, inanç durabilir miydi?

İşte bu yazı, bana yöneltilen o sorudan yola çıkarak şunu sormak için kaleme alındı: İnancını yaşayan bir Müslüman, gerçekten muhafazakâr olabilir mi?

“Müslüman muhafazakâr olmaz mı?

İnancını, değerlerini, geleneğini korumak muhafazakârlık değil midir?”

Bu soruları okur adına sordum.  Korumakla dondurmak, sadakatle alışkanlık, kök salmakla yerinde saymak malumunuz aynı şey değil. İşte bu yazı, “Müslüman neden muhafazakâr olamaz?” sorusunu bir itiraz cümlesi olarak değil; düşünmeye, tefekküre davet eden bir arayış olarak değerlendirin lütfen!

Hayatın fıtratında durağanlık yoktur. Varlık, kesintisiz bir oluş hâlidir. Tekâmül vardır, inkişaf vardır, tedricilik vardır. Tohum durmaz; ya çatlar ya çürür. Su durmaz; ya akar ya kokar. İnsan durmaz; ya yükselir ya geriler. Hayatın bu ontolojik gerçeği, düşüncenin ve inancın da kaderini tayin eder.

Bu yüzden hiçbir fikir, hiçbir din, hiçbir medeniyet “yerinde duramaz”. Durduğunu zannedenler vardır; fakat hakikatte duran şey fikir değil, onu taşıyan zihindir.

İslâm, özünde hareket dinidir. Kur’ân, insanı sürekli bir “olma” hâline çağırır. “Düşünmez misiniz?”, “Akletmezmisiniz?”, “İbret almaz mısınız?” hitapları, durağan bir dindarlık tasavvurunu daha baştan reddeder.

Vahiy, insanı tarihin dışına değil, tam ortasına çağırır. Hayatın akışına sırt çeviren bir inanç değil; hayatı anlamlandıran, yönlendiren, dönüştüren bir bilinç inşa eder.

Bu noktada “muhafazakârlık” kavramı ile “İslâmî sadakat” arasındaki farkı ayırt etmek gerekir. Muhafazakârlık, mevcut olanı korumayı esas alır; değişime temkinle, hatta çoğu zaman kuşkuyla yaklaşır. Oysa İslâm, mevcut olanı mutlaklaştırmaz. Hakikati muhafaza eder; fakat formları, yorumları, tarihsel tecrübeleri mutlaklaştırmaz. Çünkü bilir ki hakikat canlıdır; kabuklar ise zamana bağlıdır.

Müslüman, geleneği kutsamaz; geleneği imtihan eder. Geçmişi putlaştırmaz; geçmişle konuşur. Ecdadı inkâr etmez; fakat ecdadın aklını da bugüne taşır. Bu yüzden İslâm düşünce tarihinde içtihat kapısı hiçbir zaman keyfî bir lüks değil, zorunlu bir sorumluluk olarak görülmüştür. İçtihat, hayatın değişen şartlarına karşı inancın diri kalma refleksidir.

Muhafazakârlık çoğu zaman “olanı korumak” adına “olması gerekeni ertelemek”tir. Oysa Müslüman, “olması gerekenin” şahididir. Adalet, merhamet, emanet, liyakat gibi ilkeler zamana göre eskimez; fakat bu ilkelerin hayata nasıl taşınacağı her çağda yeniden düşünülmek zorundadır. Dün işe yarayan form, bugün zulme dönüşebilir. Dün adalet diye savunulan bir yapı, bugün adaletsizliğin aracı hâline gelebilir.

Bu yüzden Müslüman, muhafazakâr refleksle değil; ahlâkî ve aklî sorumlulukla hareket eder. Değişimden korkmaz; fakat her değişimi de kutsamaz. Sabiteleri vardır ama sabitlenmiş hayatı yoktur. Kökleri derindedir ama dalları göğe uzanır. Kökü olmayanın ağacı olmaz; dalı olmayanın da ağacı meyve vermez.

Bugün en büyük problemimiz, İslâm’ı bir “koruma nesnesi”ne indirgemek; onu yaşayan bir anlam sistemi olmaktan çıkarıp vitrinde saklanan bir hatıraya dönüştürmektir. Oysa İslâm, muhafaza edilmek için değil, yaşanmak için vardır. Yaşanan şey gelişir; gelişen şey yenilenir; yenilenen şey diri kalır.

Buraya kadar detaylı değil ama geniş bir çerçeve çizmeye çalıştım. Sonuç olarak şunu söyleyebilirim.

Ben muhafazakâr değilim. Bir Müslüman da asla muhafazakâr olamaz.

O Alman okura da şöyle cevap verdim.

Ich bin nicht konservativ.“

DE/

Warum kann ein Muslim kein Konservativer sein?

Es war Ende November. Wie so oft empfing mich Deutschland mit seiner trüben, sonnenarmen Kälte. Als ich mich unter die Menschenmenge der Frankfurter Buchmesse mischte, ahnte ich noch nicht, dass aus diesem Klima auch die Fragen entstehen würden, die mir gestellt werden sollten.

Zwischen den sorgfältig vorbereiteten Ständen der Verlage, zwischen Büchern und sich vermischenden Sprachen, war die Atmosphäre – allen äußeren Umständen zum Trotz – warm und lebendig. Ich näherte mich dem Stand, an dem mein Buch „Kırık Zamanlar“ verkauft wurde, ging hinter den Tisch und setzte mich.

Eine Weile beobachtete ich die Hände, die die Bücher berührten, und die Blicke, die kurze Reisen zwischen den Seiten machten. Manche blätterten schweigend und legten das Buch zurück, andere lasen ein paar Zeilen und hoben den Kopf mit einem nachdenklichen Ausdruck.

In diesem Moment nahm ein deutscher Leser im grauen Mantel das Buch in die Hand und las lange den Klappentext. Während ich mich fragte, ob er wohl Türkisch verstehe, wandte er sich mir zu und fragte, als wolle er ein Gespräch beginnen:

„Sind Sie ein Konservativer?“

Die Frage ging nicht im Messelärm unter. Einen Augenblick konnte ich nicht antworten. Denn sie prüfte nicht nur meine Identität, sondern auch, wie der Glaube zur Zeit, zum Wandel und zum Leben selbst steht.

Und bevor ich antwortete, wurde mir klar: Wenn der Islam Bewegung, Entwicklung und Kontinuität im Wesen des Lebens bejaht, kann diese Frage nicht einfach mit „Ja“ oder „Nein“ beantwortet werden.

Im Deutschen verweist das Wort konservativ auf die Kontinuität der Institutionen, die Stabilität des Rechts und die vernünftige Weitergabe der Tradition; es leugnet den Wandel nicht, sondern verlangsamt, prüft und diszipliniert ihn. Es geht weniger darum, Veränderung zu verhindern, sondern darum, sie verantwortlich zu gestalten.

Im deutschen Denken ist Konservativsein weniger eine Ideologie als vielmehr eine Haltung: Ordnung bewahren, Institutionen erneuern, ohne sie zu zerstören, die Vergangenheit in die Zukunft tragen, ohne sie zu romantisieren.

Die eigentliche Frage lautet nicht: „Was sollen wir bewahren?“, sondern: „Wie sollen wir fortführen?“

Doch ich war Türke. Für mich hatte diese Frage eine andere Bedeutung. In der türkischen Sprache und im gesellschaftlichen Bewusstsein steht konservativ oft für Abschottung gegenüber der Veränderung, für das Einfrieren der Vergangenheit, für die Heiligsprechung von Gewohnheiten und für die Angst vor dem Neuen.

In diesem Moment erkannte ich: Dasselbe Wort trägt in zwei Kulturen zwei völlig unterschiedliche Denkweisen – und auch die Beziehung eines Muslims zu diesem Begriff muss neu bedacht werden.

Und ich fragte mich:

Wenn das Leben von Natur aus in Bewegung ist – kann der Glaube stillstehen?

Genau aus dieser Frage ist dieser Text entstanden:

Kann ein gläubiger Muslim wirklich konservativ sein?

Viele würden sagen:

„Bewahrt der Muslim nicht seine Werte, seine Tradition, seine Überzeugungen? Ist das nicht Konservatismus?“

Doch Bewahren ist nicht Einfrieren, Treue ist nicht Gewohnheit, Wurzeln schlagen ist nicht Stillstand.

Im Wesen des Lebens gibt es keine Starre.

Alles ist Werden. Entwicklung, Entfaltung, Stufen.

Der Same steht nicht still – er keimt oder verrottet.

Wasser steht nicht still – es fließt oder verdirbt.

Der Mensch steht nicht still – er wächst oder fällt.

Diese ontologische Wahrheit bestimmt auch das Schicksal von Denken und Glauben.

Der Islam ist im Kern eine Religion der Bewegung.

Der Koran ruft den Menschen ständig zum Werden auf:

„Denkt ihr nicht nach?“ – „Begreift ihr nicht?“ – „Zieht ihr keine Lehre?“

Eine starre Frömmigkeit wird von Anfang an zurückgewiesen.

Offenbarung ruft den Menschen nicht aus der Geschichte heraus, sondern mitten in sie hinein. Sie baut ein Bewusstsein auf, das das Leben deutet, lenkt und verwandelt – nicht eines, das ihm den Rücken kehrt.

Hier liegt der entscheidende Unterschied zwischen Konservatismus und islamischer Treue.

Konservatismus bewahrt das Bestehende und begegnet Veränderung oft mit Misstrauen.

Der Islam hingegen bewahrt die Wahrheit – aber er verabsolutiert nicht die Formen, die Interpretationen und die historischen Erfahrungen. Denn Wahrheit ist lebendig, ihre Hüllen sind zeitgebunden.

Der Muslim heiligt die Tradition nicht – er prüft sie.

Er vergöttert die Vergangenheit nicht – er spricht mit ihr.

Er verleugnet seine Vorfahren nicht – aber er trägt ihr Denken in die Gegenwart.

Darum war der Idschtihad in der islamischen Geschichte nie Luxus, sondern Verantwortung: die geistige Antwort des Glaubens auf die sich wandelnden Bedingungen des Lebens.

Konservatismus bedeutet oft, im Namen des Bewahrens das Notwendige aufzuschieben.

Der Muslim aber ist Zeuge dessen, was sein muss: Gerechtigkeit, Barmherzigkeit, Verantwortung, Würde. Diese Werte altern nicht – doch ihre Umsetzung muss in jeder Epoche neu durchdacht werden.

Der Muslim handelt nicht aus konservativem Reflex, sondern aus moralischer und geistiger Verantwortung.

Er fürchtet den Wandel nicht – aber er heiligt ihn auch nicht.

Er hat feste Prinzipien, aber kein erstarrtes Leben.

Seine Wurzeln sind tief, seine Zweige reichen in den Himmel.

Unser größtes Problem heute ist, den Islam zu einem „Schutzobjekt“ zu machen – zu einer Erinnerung im Schaufenster, statt zu einem lebendigen Sinnsystem.

Doch der Islam ist nicht da, um bewahrt zu werden – sondern um gelebt zu werden.

Was gelebt wird, wächst. Was wächst, erneuert sich. Was sich erneuert, bleibt lebendig.

Am Ende kann ich nur sagen:

Ich bin kein Konservativer. Und ein Muslim kann es nicht sein.

Dem deutschen Leser antwortete ich schließlich ruhig:

„Ich bin nicht konservativ.“

YORUMLAR

s

En az 10 karakter gerekli

Sıradaki haber:

Alman Ordusunda Müslüman Askerlere Ordu İmamı

HIZLI YORUM YAP