43,4990$% 0.19
51,6240€% -0.9
59,6039£% -0.78
6.786,60%-9,85
11.826,00%-7,26
3433249฿%-5.85464
02:00
İslâm dünyasında bugün yaşanan çözülme, yalnızca dış müdahalelerle, askerî operasyonlarla veya ekonomik yaptırımlarla izah edilebilecek yüzeysel bir kriz değildir.
Asıl kırılma, İslâm’ın hayata yön veren ilke olmaktan çıkarılması, buna karşılık adının, sembollerinin ve söyleminin iktidar, çıkar ve tahakküm aracı hâline getirilmesiyle başlamıştır.
Adalet, emanet ve merhamet üzerine kurulu bir medeniyet tasavvuru; parçalı, çatışmacı ve çıkar merkezli yorumlar içinde boşaltılmıştır.
Bu süreçte İslâm, bir ahlâk ve hukuk düzeni üretmekten ziyade; kimi yapılar için meşruiyet kalkanı, kimi çevreler için ekonomik rant, kimi örgütlenmeler için ise şiddeti kutsayan bir dil hâline dönüştürülmüştür.
Oysa İslâm siyaset düşüncesinde düzenin varlık şartı adalettir: “اَلْمُلْكُ يَبْقٰى مَعَ الْعَدْلِ” (Mülk adaletle ayakta kalır). Adaletin hayattan çekildiği yerde, İslâm isim olarak kalır; hakikat olarak geri çekilir (Şâtıbî, el-Muvâfakât, II, 302).
Bu ilkesel kopuşun toplumsal bedeli ağır olmuştur. İslâm dünyasında halklar açlık, yaşama endişesi ve güvencesizlik içine sürüklenmiş; hukuk düzeni kurulamamış, gelir adil biçimde paylaşılamamış, birlik fikri paramparça edilmiştir.
İhtilaf, ahlâk ve ilke zemininde yönetilememiş; iftiraka dönüştürülmüştür: “إِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ إِخْوَةٌ” (Müminler ancak kardeştir). Buna rağmen İslâmî görünümlü; fakat zevk, sefa ve çıkar içinde yaşayan bir anlayış, toplumların algı dünyasına yerleştirilmiştir.
Faiz, haksız kazanç, hukuksuzluk, torpil ve insan hakkı ihlalleri sıradanlaşırken, dillerde İslâm’ın dolaşması derin bir çelişki üretmiştir. Böyle bir zeminde İslâm, Müslüman bireylerin vicdanlarından hicret etmiş, geride yalnızca şekil ve ritüel kalmıştır.
Kapitalist ve adaletsiz bir zihniyette İslâm misafir bile olamaz; ibadet yapılsa dahi bu düzen, İslâm’ı vicdanlarda ikamet ettirmez (İbn Haldûn, Mukaddime, I, 341).
1. Müdahale Söylemi Olarak Demokrasi: Arap Baharı’nınSiyasal Arka Planı
“Arap Baharı” olarak adlandırılan süreç, İslâm dünyasında demokrasinin evrensel bir değer olarak değil; müdahalenin ideolojik aracı olarak işletildiğini açık biçimde ortaya koymuştur.
Başlangıçta halkların meşru talepleri üzerinden şekillenen bu hareketler, kısa sürede dış aktörlerin yönlendirdiği kontrollü istikrarsızlık alanlarınadönüştürülmüştür.
Demokrasi söylemi, halk iradesini güçlendiren bir mekanizma olmaktan çok; devlet otoritesini aşındıran, kurumsal yapıları çökerten ve toplumu sürekli kriz hâli içinde tutan bir geçiş tekniği olarak kullanılmıştır.
Bu süreçte sandık korunmuş; fakat devlet dağılmış, yönetimler değişmiş; buna karşılık adalet, güvenlik ve refah tesis edilememiştir. Böylece demokrasi, değer üretmekten ziyade kaos üreten bir araç hâline getirilmiştir (Wallerstein, World-Systems Analysis, s. 23–25).
İslâm siyaset düşüncesinde ise meşruiyet, yalnızca yöneticinin seçilmesiyle değil; adaleti ikame etmesiyle anlam kazanır.
Zira iktidar, mutlak bir hak değil; emanet ve sorumluluktur: “إِنَّ اللّٰهَ يَأْمُرُكُمْ أَنْ تُؤَدُّوا الْأَمَانَاتِ إِلَى أَهْلِهَا” (Allah size emanetleri ehline vermenizi emreder).
Ancak Arap Baharı sürecinde iktidar, emanet anlayışından koparılmış; güç ve süreklilik merkezli bir tahakküm alanına dönüştürülmüştür. Bu kopuş, halkların siyasal özne olmasını değil; hayatta kalmaya çalışan kitleler hâline gelmesini beraberinde getirmiştir.
İbn Haldûn‘un ifadesiyle, adaletin çöktüğü yerde devlet ayakta kalamaz; toplum ise korku ve yoksullukla yönetilir (İbnHaldûn, Mukaddime, I, 341). Bu bağlamda sorun demokrasi değil; demokrasinin, ilkesiz ve dışa bağımlı biçimde araçsallaştırılmasıdır.
2. Yeraltı Kaynakları ve Böl-Parçala-Yönet Stratejisi: Yeni Sömürgeciliğin Ekonomi Politiği
Modern emperyalizmin İslâm dünyasına yönelişinde belirleyici unsur, ideolojik iddialardan çok yeraltı ve yerüstü kaynaklarının denetimi olmuştur.
Petrol, doğal gaz ve stratejik madenler bakımından zengin olan bölgeler, sürekli bir istikrarsızlık kuşağı hâline getirilmiş; siyasal krizler, iç çatışmalar ve vekâlet savaşları bu coğrafyalarda olağanlaştırılmıştır.
Bu bağlamda işletilen temel strateji açıktır: devlet yapıları zayıflatılmakta, toplumsal bütünlük parçalanmakta ve ardından kaynaklar küresel sermayenin erişimine açılmaktadır.
Böylece halk, geçim ve güvenlik sorunlarıyla meşgul edilirken; kamusal servet sessizce el değiştirmektedir. Bu süreç, klasik sömürgeciliğin değil; yeni sömürgeci ekonomi politiğin karakteristik örneğidir (Harvey, The New Imperialism, s. 168–172).
İslâm düşüncesinde servet, mutlak mülkiyet değil; emanet ve sorumluluk alanıdır. Kur’ân’ın açık uyarısı bu noktada belirleyicidir: “كَيْ لَا يَكُونَ دُولَةً بَيْنَ الْأَغْنِيَاءِ مِنْكُمْ” (Servet, yalnızca zenginler arasında dolaşan bir güç olmasın).
Ancak emperyal düzen, tam tersine servetin dar bir küresel elit arasında dolaşmasını hedeflemekte; fakirliği yapısal ve kalıcı hâle getirmektedir.
Parçalanmış devletler güçlü pazarlık yapamaz, bölünmüş toplumlar ortak talep üretemez, yoksullaştırılmış halklar ise hak ve adalet arayışından uzaklaştırılır.
İbnHaldûn’un ifadesiyle, iktisadî adalet bozulduğunda toplum çözülür; çözülmüş toplum ise dış tahakküme açık hâle gelir (İbn Haldûn, Mukaddime, I, 365). Böylece sömürü, askerî işgalden çok kriz, borç ve yönetilen yoksulluk üzerinden süreklilik kazanır.
3. Vesayet Elitleri ve Yönetilen Yoksulluk: İktidarın Yerli Taşeronları
Emperyal düzenin İslâm dünyasında kalıcı hâle gelmesini sağlayan en kritik unsurlardan biri, yerli fakat bağımlı elitlerin iktidar mekanizmalarına yerleştirilmesidir.
Bu elitler, halkın tarihsel, dinî ve kültürel değerlerini temsil eden siyasal özneler olmaktan ziyade; küresel güçlerin bölgesel çıkarlarını yöneten aracı sınıflar olarak işlev görmektedir.
Böylece siyasal iktidar, toplumsal refah üretme sorumluluğundan koparılmış; devlet aygıtı, adalet tesis eden bir yapı olmaktan çıkarılıp krizi yöneten bir idare mekanizmasınaindirgenmiştir.
Bu bağlamda yoksulluk, yönetsel bir başarısızlık değil; aksine kontrol edilebilirliğin aracı hâline gelmiştir.
Zira açlık ve güvencesizlikle kuşatılan toplumlar, hak ve adalet talep edebilecek siyasal bilinçten uzaklaştırılır (Wallerstein, Historical Capitalism, s. 32–34).
İslâm siyaset ahlâkında yönetim, mutlak bir iktidar değil; emanet ve mesuliyet alanıdır. Bu ilke, “كُلُّكُمْ رَاعٍ وَكُلُّكُمْ مَسْئُولٌ عَنْ رَعِيَّتِهِ” (Hepiniz çobansınız ve güttüklerinizden sorumlusunuz) ifadesiyle temellendirilir.
Ancak vesayet elitlerinin hâkim olduğu yapılarda bu ilke tersyüz edilmiştir. Yönetici, halkın ihtiyaçlarını gözeten bir sorumlu değil; halkı güvenlik tehdidiolarak gören bir otoriteye dönüşmüştür.
Böylece toplumlar bilinçli biçimde fakirleştirilmiş, eğitim ve hukuk mekanizmaları zayıflatılmış, insanlar siyasal talepler yerine geçim ve can derdiyle meşgul edilmiştir.
İbn Haldûn’untespiti burada belirleyicidir: İktidar zulme yaslandığında üretim düşer, toplum çözülür ve devlet kendi içinden çürümeye başlar (İbn Haldûn, Mukaddime, I, 349). Bu çözülme, emperyal tahakkümün içeriden ve sessizce işlemesini mümkün kılmıştır.
4. Aşiret, Mezhep ve Kimlik Fay Hatları: Toplumsal Parçalanmanın Kurumsallaştırılması
İslâm dünyasında toplumsal çözülmenin derinleşmesinde, aşiret, kabile ve mezhep farklılıklarının siyasallaştırılmasıbelirleyici bir rol oynamıştır.
Tarihsel olarak kültürel çeşitlilik ve toplumsal dayanışma unsuru olan bu farklılıklar, modern dönemde çatışma üreten fay hatlarına dönüştürülmüştür.
Emperyal strateji, bu noktada doğrudan baskıdan ziyade kimlikler üzerinden dolaylı tahakküm üretmiş; toplumları ortak ilke ve hedeflerden kopararak, birbirleriyle meşgul edilen parçalara ayırmıştır.
Böylece merkezi hukuk düzeni zayıflamış, kamusal aidiyet aşınmış ve siyasal birlik fikri kurumsal olarak çözülmüştür (Wallerstein, HistoricalCapitalism, s. 41–43).
Oysa İslâm toplumsallığı, kimliği kan, soy ya da mezhep üzerinden değil; iman, adalet ve sorumluluk üzerinden tanımlar. Bu ilke açıkça şu ifadeyle temellendirilir: “إِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ إِخْوَةٌ” (Müminler ancak kardeştir).
Ancak mezhepçilik ve kabilecilik, bu kurucu ilkenin yerine geçirildiğinde; ihtilaf, ahlâk ve hukukla yönetilen bir farklılık olmaktan çıkar, sürekli bir çatışma hâline gelir. Bu ortamda din, birleştirici bir değer olmaktan uzaklaştırılıp ayrıştırıcı bir kimlik aracına indirgenir.
İbn Haldûn’un dikkat çektiği üzere, asabiyet adaletle dengelenmediğinde toplumu ayakta tutmaz; aksine parçalanmayı hızlandırır (İbn Haldûn, Mukaddime, I, 287).
Böylece İslâm dünyası, dış müdahalelere karşı ortak bir duruş geliştiremez hâle gelmiş; iç gerilimler üzerinden kolay yönetilen ve sürekli zayıflatılan bir coğrafyaya dönüştürülmüştür.
5. Tevhidin Dağılması ve Ümmet Bilincinin Aşındırılması: Din Üzerinden İnşa Edilen Kaos
İslâm dünyasında yaşanan krizin en derin ve kalıcı boyutu, tevhidin kurucu bir ilke olmaktan çıkarılmasıdır.
Tevhid, yalnızca itikadî bir kabul değil; hukuku, iktisadı, siyaseti ve ahlâkı birlikte düzenleyen bütüncül bir hayat ilkesidir. Bu ilke, iktidarı sınırlar, serveti sorumlulukla bağlar ve toplumsal ilişkileri adalet zeminine oturtur.
Nitekim tevhidin bu yönü, İslâm düşüncesinde sürekli vurgulanmıştır: Adaletin terk edildiği yerde din, isim olarak kalır; hakikat olarak geri çekilir (Şâtıbî, el-Muvâfakât, II, 302). Modern dönemde ise İslâm, bu kurucu işlevinden koparılmış; ritüel, kimlik ve söylem alanına hapsedilmiştir.
Böylece ibadet görünür kalmış; fakat adalet, emanet, kul hakkı ve kamu ahlâkı hayattan çekilmiştir. Bu kopuş, dinin hayata yön veren bir ilke olmaktan çıkıp meşruiyet üreten bir araç hâline gelmesine yol açmıştır.
Bu ilkesel çözülme, ümmet bilincinin dağılması ve ihtilafın iftiraka dönüşmesi sonucunu doğurmuştur. Kur’ân’ın açık çağrısı bu noktada belirleyicidir: “وَاعْتَصِمُوا بِحَبْلِ اللّٰهِ جَمِيعًا وَلَا تَفَرَّقُوا” (Allah’ın ipine hep birlikte sarılın; parçalanmayın).
Ancak ilke merkezli birlik kaybolduğunda, din; birleştirici bir adalet ufku olmaktan çıkar, çıkar, şiddet ve tahakküm dili hâline gelir.
İslâmî görünüm altında zevk ve sefa, faiz, haksız kazanç, hukuksuzluk, torpil ve insan hakkı ihlalleriolağanlaşırken; dillerde İslâm’ın dolaşması derin bir çelişki üretmiştir. Bu noktada İslâm, Müslüman bireylerin vicdanlarından hicret etmiş, geride yalnızca şekil ve slogan bırakmıştır.
İbn Haldûn’un ifadesiyle, adaletin yitirildiği toplumda din, düzen kurmaz; dağılmayı hızlandırır (İbnHaldûn, Mukaddime, I, 341).
Böyle bir zeminde İslâm, kapitalist ve adaletsiz bir zihniyette misafir bile olamaz; ibadet yapılsa dahi bu düzen, İslâm’ı vicdanlarda ikamet ettirmez.
Prof. Dr. Hadi SAĞLAM – İslâm Hukuku Anabilim Dalı Başkanı
Sturmtief “Elli” Almanya’da Hayatı Felç Ediyor: Yoğun Kar, Fırtına ve Uyarılar
1
New York’ta, ‘Azınlık Toplumu Olarak Müslümanca Yaşam’ konulu konferans!..
148743 kez okundu
2
Solingen Kurbanları Filibe’de toprağa verildi!..
118577 kez okundu
3
DİTİB, Hessen eyaletinde İslam din dersi eğitimine devam edecek
107413 kez okundu
4
Katar Başbakanı resmi olarak ateşkesi duyurdu!…
59886 kez okundu
5
Haydi Onurcan’a destek olalım
50478 kez okundu